Acımak – Reşat Nuri Güntekin

Reşat Nuri Güntekin’in Acımak romanı, her yönüyle çok iyi bir öğrtmen olan Zehra’nın öğrencilerinin hatalarına ve insanlık hallerine karşı gösterdiği anlayışsızlıkla başlar. İyi bir öğretmendir ama bir kusuru vardır ki mazereti geçerli de olsa, mazeret sunan bütün öğrencilere büyük bir acımasızlıkla yaklaşır.

Birgün Zehra babasının ölüm haberini alır. Fakat o, babasını baba olarak görmemektedir. Ondan nefret etmektedir. Babasının kardeşinin ölmesine neden olduğunu, annesine yıllarca acı çektirdiğini ve kendisini küçük yaşında bir yatılı okula vererek ondan kurtulduğunu düşünür. İstemeden de olsa cenazeye giden Zehra, babasının günlüğünü bulur. Gerçekten olan biteni öğrenme zamanıdır.

Zehra günlüğü okudukça babasıyla ne kadar benzediğini fark eder. Sayfalar ilerledikçe yazarın, Zehra’da ki eksik acıma duygusunun nedeninin babası olduğunu anlamaya başlarız. Günlük bittiğinde Zehra her şeyi anlayacaktır. Onda eksik olan acıma duygusu artık vardır.

Acımak kitabını MEB öğretmenlere önermiş. Memuriyet hakkında kimi hayat dersleri! verse de bir eğitim içerikli bir roman sayılmaz. Kaynanası ve eşi yüzünden uçuruma giden bir adam vardır kitapta. Acaba MEB öğretmenlere “Aman ha dikkatli ol, zaman kötü!” mü demek istemiştir? Acımak romanından bahsedince biraz kitabı özetlemiş gibi oldum. Acımak romandan çok bir öykü sayılır. Duygusal, sürükleyici ve bu milletin genetik kodlarına işlemiş bir konudan bahsediyor.

Reşat Nuri Güntekin’in Acımak romanından eğitimle ve memurlukla uzak da olsa bağlantı kurulabilecek bazı alıntılar:

Keşke bütün mekteplerimizi Zehra hocalara teslim etsek de bizim hiç işimiz kalmasa… İstiklâl alâmeti olarak onlara birer davul ve tuğ gönderir, maarif idarelerinin kapılarını emniyetle kapardık…

Bir zamanlar maarif müfettişliği de yapmış olan Reşat Nuri Güntekin’in iyi öğretmen algısı

Fakat çalışan ve irade sahibi bir insanın parasız da neler yapabileceğine bu mektepten güzel örnek gösterilemez… Meselâ badana, dam, cam tamiri filân gibi şeyler için para veririz. Eteklerini beline dolar, bu işleri kendi görür… Zaten elinden gelmeyen iş yok gibidir… Artırdığı para ile faraza yemekhaneler için sofra takımı, yahut sınıflar için ders aletleri tedarik eder… Yerli zenginlerden bir kısmının yardımiyle binayı büyüttü tamir ettirdi bahçesini genişletti.

Bu Zehra için sizi o cihetten de temin edebilirim. Çocuklarımıza verdiği terbiye de aynı derecede temiz ve mükemmeldir. Bir kere çok müspet kafalı bir kadın… Hurafe ve hayal ile mütemadiyen mücadele eder, talebesine ancak ilmin en müspet hakikatlerini öğretir. Sonra onda bir nevi hastalık, hiç durmayan, onu daima için için yakan bir humma var: Doğruluk, fedakârlık, manevî temizlikhastalığı… Haksızlığın, yalanın, riyanın hâsılı, bütün ahlâksızlıkların ve zaafların müthiş düşmanıdır.

Zehra’nın acımasızlığı üzerine bir örnek

Birisi “Gittik ama muallim hanım bizi mektebe sokmadı… evimize gönderdi” dedi. Sebebini sordum. İkisi de daima mektebe geç kalırlarmış.. Erken gelmelerini, ders başladıktan sonra gelirlerse mektebe kabul etmeyeceğini söylemiş.. Onlar yine gecikmekte devam etmişler… Zehra da tehdidini icra etmiş… Çocuklara niçin muallim hanımın sözünü tutmadıklarını sordum. Birisi “Annem hasta… Ben ev işlerine bakarım… Küçük kardeşimin yiyeceğini yediririm… Bu işler bitinceye kadar vakit geçiyor” dedi.

İkincisi titiz bir çocuktu. Hiddetle kendini müdafaa etti: “Ne yapayım efendim… Her sabah değil ya… Bazı gün erken geliyorum… Bazı günler de hava kapalı oluyor… Anlamıyorum.” Bu mantık tuhafıma gitti. “Hava kapalı olursa geç gelmek mi lâzım kızım!…” dedim. Çocuk, hiç aklıma gelmeyen yerinde bir cevapla lâfımı kesti: “Hava kapalı olunca saati nereden anlayayım?” Demek, onun da evinde saat yokmuş… Üçüncüsü çok fakir kıyafetli, fakat gayet edalı bir kızdı… Sualime pek çok tereddütten sonra cevap verdi: “Efendim, muallim hanım, nalınla mektebe gelme, diyor… Benim yeni fotinlerim var ama ayağımı sıkıyor.” Onun da derdi anlaşılmıştı. Zavallının da giyecek fotini yoktu.

Meslek ve angarya üzerine

Bundan evvelki cümlede istemeyerek kullandığım “angarya” kelimesi beni düşündürdü. Utanıyorum. Netice itibariyle bu zavallı memleketin bu mağdur milletin hayır ve menfaati için yaptığım küçük, ehemmiyetsiz birkaç işe “angarya” demek nankörlük değil midir? Fakir bir çocuktum. Bu memleket beni besledi, okutup adam etti. Halbuki ben, onun için döktüğüm beş on damla tere, kaybettiğim üç beş saat uykuya acıyorum.

Acımak romanından bir uyarı: İnsanlar iyi niyetinizi kullanmaya meyyaldir.

Niçin haklısın… Niçin haksız? Bak sana izah edeyim evlât… Ateş gibi bir gençsin… Durmadan çalışıyorsun… Amirlerin bidayette senden hoşnutluk getiriyorlar… Makine gibi mütemadiyen işlemene hayret ediyorlar… Fakat bir zaman sonra alışıyorlar… Bunu tabiî görmeye başlıyorlar…Nasıl ki akşama kadar dalga geçen öteki arkadaşlarına evvelâ bağırıp çağırmışlar, sonra onların tembelliğine, sersemliğine, mendeburluğuna alışmışlar, bunda bir fevkalâdelik görmemeye başlamışlardır…

Bir gün, eskaza sen de onlar gibi daireye geç gelip, işleri biraz astın mı gözleri faltaşı gibi açılıyor… Onları görmüyorlar, çünkü onlar, her günkü vaziyetlerindedir. Seni görüyorlar, çünkü sen o gün bir gün evveline nisbetle daha fena vaziyettesin. Şu beğenmediğimiz, akılsızlığa misal olarak zikrettiğimiz eşeklerin içinde ne filozof kafalılar vardır bilir misin evlât?… Yedikleri sopanın sayısı ne olursa olsun yürüyüşlerini değiştirmezler. Hızlı gitmenin sopadan kurtulmak için çare olmadığını, çünkü sahiplerinin büsbütün hırslarını artırarak kendilerini atlarla yarıştırmaya sevkedeceğini biliyorlar..

“Arkadaşım kendine ait bir vazifeyi bana yüklemek istedi, rıza göstermedim. Kızdı!” diyorsun… Kızar a… Ben de olsam kızarım a… Herifi sigaraya alıştırır gibi başkasına iş gördürmeye alıştır da sonra birdenbire “stop” et… O, bu işe sana ait bir vazife nazariyle bakmaya alışıp gitmişti. Vazifeni yapmadığını kafa tuttuğunu gördü. Kızar a. Ben de olsam kızarım ya… Sonra, hem neden başkalarının işini görürsün de onun işini görmezsin?… O, Allahın kulu değil mi? Dediğim gibi bu dâvada hem haklısın, hem haksız evlât…

Acımak romanından bir uyarı daha: Çok çalışkan olmak sevmeyenlerini çoğaltabilir.

Meselâ, bütün kalem arkadaşların sana düşman. Her biri: “Bu iş ancak bu kadar sürat ve mükemmeliyetle yürür” deyip dururken günün birinde Mürşit Efendi diye parmak kadar bir çocuk peyda oluyor… Beşinin beş günde çıkaramayacağı bir işi beş saatte çıkarıp atıyor… Herifler ne kadar kudursalar haklan ya… Bir kere adamcağızları amirlerinin gözünden düşürmek tehlikesi var… Sonra, senden görerek eskisinden daha fazla çalışıp uğraşmaya mecbur oluyorlar. Nihayet bunlardan daha mühim olarak kendi şahıslarına karşı besledikleri hüsnüteveccühü izale ediyorum… Çünkü haspalarım hallerini bilmezler, hakikaten içlerinde bir cevher var sanırlar adam olduklarını bir halta yaradıklarını vehmederler.

Reşat Nuri Güntekin’in Acımak romanı akıcı bir roman. Romanı buradan satın alabilirsiniz. Kısa bir kitap olduğundan çabuk bitecektir. Zehra’nın babasının kaynanasıyla ilk başlarda arasında geçenler tam bir kara mizah örneği.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın