Şirazi

Akılla Bir Konuşma

Hayyam güçlü bir zeka ve güçlü bir kalem. Aklın her bilginin temeli olduğunu ve yol gösterici olması gerektiğini söylüyor fakat insan olmanın çok da akılla ilgisi olmadığını biliyor. En azından ben böyle anlıyorum onu okurken. Hayatı anlamaya çalışırken en alta neyi koyacağız? Akıl diyor Hayyam. “Sen ki her bilginin temelisin bana yol göstermelisin.” Hayyam aklı her şeyin temeline koymuştu. Mevlana “Sell your cleverness and buy bewilderment.” diyor. Aklını sat ve hayreti al. Bir anlığına bu iki sözün birbirinin zıttı olduğunu düşünelim.

Akıl mı hayret mi hakikati görmeyi sağlar? Hayret derken inançtan veya inançla büyülenmekten, aşktan, hakikat derken ise “Neden buradayız?” sorusunun cevabını kastediyorum. Tuhaftır ki bu sorunun cevabını bilmiyoruz. Bir cevap var mı onu da bilmiyoruz. Akıl ve hayret. Aklı seçip hayreti bir kenara atmak işin biraz daha kolayı. Birbirlerinin zıttı olduğunu söylemek bile doğru olmayabilir üstelik. Hayret düşüncesi de akıldan çıkmadır.

Geçen günlerde Derviş Yunus isimli oyuna gittim. Daha önce Yunus’un hikayesini okumuştum, hatta İskender PALA’nın Od kitabını da okumuştum ama tiyatro daha sade ele almıştı hikayeyi. Daha önce düşünmediğim bir şey dikkatimi çekti. Yunus buğday için Hacı Bektaş’a gidiyordu. Hacı Bektaş kapısına gelen kimseyi geri çevirmezdi.Hacı Bektaş ise ona buğday yerine ilim, nefes vermeyi teklif ediyordu. İşler yürümedi ve Yunus Taptuk Emre’nin dergahına, şeyhinin kapısından eğri odun bile girmemesini sağlamak üzere yerleşti.

Bir anlığına meseleye Marksist pencereden baktım. Neden Yunus Hacı Bektaş’ın kapısına gidiyordu buğday için ve Hacı Bektaş’ta neden bu kadar çok buğday vardı? Taptuk’un dergahında başka müritler de vardı ve yapılacak ne çok iş vardı. Bunca maraba ne arıyordu burada? Aslında Hacı Bektaş ve Taptuk Emre üretim araçlarını ele geçirmiş, dinin otoritesini arkasına almış bir anlamda feodal beyler değiller miydi? Bu kadar derin şeyler düşünen Yunus bu işlerin tipik bir altyapının üstyapıyı belirlemesi olduğunu görememiş miydi? Sanıyorum hakikat var hakikatten içeri anlayışındaydı ve mevcut durumun sadece o zamanın ruhu olduğunun bilincindeydi. Bu konuları Yunusla konuşmak ne ilginç olurdu.

Seçebilirsen gel beri

Yunus akıl yerine hayreti seçebilirdi. Ya da böyle bir dualizme girmeden akıl ve hayretin birbirinin içinde olduğunu söyleyebilirdi. Aklın da hayretin de kendi içinde açmazları vardır. Akıl dipsiz kuyudur, içine girildi mi zemin bulunamaz. Hayret ise akıldan yoksun olduğu için bireysel rüyadan ibarettir ve hiçbir zaman hakikatten emin olunamaz ve başkasıyla paylaşılamaz bile. Yanılıyor olma ihtimali hiç kaybolmaz. Bununla yaşayabilir mi insan? Bununla yaşadığını sanabilir ya da hayretini akıl sanabilir ya da akılla süsleyebilir.

Akıl ise Hint mitolojisindeki “alttaki kaplumbağa” meselesidir. Ona sorulan her soruya bir karşılık verir. Cevap yerine karşılık dememin sebebi karşılığın olası cevaplardan sadece birisi olması ihtimaline dikkat çekmek içindir. Neden sonuç ilişkisi bir noktaya kadar takip edilebilir. Çay neden Rize’de yetişir? Yağmur yağdığı için. Yağmur neden oraya çok yağar..Şundan dolayı, peki neden o öyle olmuştur. Soruları birkaç adım ileri götürdüğümüzde tartıştığımız kavram felsefe başlığına dahil olacaktır. Daha sonrasında da aklın sınırlarına gelecektir. Akıl kendi sınır kavramları olan Kantcı anlamda numenlere takılacaktır.

Şah Hatayi, “İşte İncil işte Kuran seçebilirsen gel beri.” demişti. Bu meselenin sadece bir yanıdır ve çok da bugünün meselesi değildir. İlk dizelerde anlaşılmayanın son dizelerde halk bilincine uygun olarak yeniden söylenmesidir. Yine de bir kıvılcım yakar. Daha genel bir mesele belki ilk dizelerdedir. Hakikat bir gizli sırdır, açabilirsen gel beri. Küfr içinde iman vardır, seçebilirsen gel beri.”

Akılla bir konuşma yapınca ne diyor bu konuda? Söylediği şeylerden biri akıl gerçeğini göz ardı etmeden (ki o kendini göz ardı edeni rezil etmesiyle bilinir) hayret meselesini de dışlamamaktır. Belki de bunların hep birbirinin içinde olması hayretin bir gereğidir. Çok şiirsel olacak ama yazı da zaten onunla dolu olduğu için son bir Mevlana dizesiyle bitireyim. “Aşıklık mezhebinde bu nasıl şeydir ki, alemi seninle görelim de seni görmeyelim.”

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: