Aysan Hududi’nin Kayıp Öyküleri

Sevgiliye 12 Mektup

Kuş uçmaz kervan geçmez bir yer…

Tamam, tamam. Kervan mı kaldı diyeceksin ama buranın geçmişinde bile kervan geçmemiş. Kuş desen karga var sadece. Kargaların çok zeki olduğunu söylerler ama romantik oldukları söylenemez, dertten de kederden de anlamıyorlar. Kargaları sever misin acaba, sana bunu hiç sormadım. Peki ya tırtılları? Neyse. Altı yıldır birlikteydik. Düşündüm de sormadığım bazı şeyler kalmış. Bilirsin ben konuşmayı pek beceremem ama sen oldukça iyi konuşursun. Seni dinlemek huzur getirir. Seninleyken, yalnız seninleyken konuşmak zorundaymışım gibi hissetmiyordum.

Bu sıralar bir psikologdan yardım alıyorum. İnanmazsın, bir saate yakın sadece ben konuştum. Söz verdim kendime de. Abartmadan, yalan söylemeden anlattım tüm yaşadıklarımı. Psikolog görüşmenin sonuna doğru bir de ödev verdi. Son bir haftada yaşadıklarını bir sayfa kadar yazmamı istedi. Konuşmanın sonlarına doğruydu, resim de çizebilirsiniz dedi, galiba. Şiir de yazabilirmiyim diyecektim ki zaman bitti, diyemedim. Ama yine de yazının sonuna bir şiir yazarım belki diye düşündüm. Galiba konuşmak bana göre değil, keşke herkes yazışarak anlaşsa. 

Şairler hep papatya severmiş. Bir ara ben de denedim, sevemedim. Benden şair olmaz. Orkide severim ben, kendisini sevmek ister gibi. Şairler papatyaları sever, orkideler kendilerini. Sen papatya seversin. Her şey geride kalıyor sanki seni papatyalarla dolu bir tarlaya götürme sözümde. Benim iki orkidem var gerçi biri emanet. Su bile vermesem böyle bir istekleri sanki yok benden. Ben onlara bakıyorum, onlar bana, yapacak bir şey yok. Onlar gibi gövdeme yükselen köklerim yok. Ne lazımım ki orkideye. Kurusalar bile kökleri gövdelerinde.

Satranç öğretecektim sana, bir de bisiklet sürmeyi. Olmadı. Çoban matı, Kasparov, filler, Carslen… Ben de bıraktım. Artık ne satranç oynarım ne de bisiklet sürerim. “Atlar L mi gidiyordu” deyişin aklıma geliyor. Gel de artık satranç oyna. Atlar L gider sevgilim, bir temmuz günü benden gitmen gibi.

Şairler yalancıdır. Ama merak etme ben yarı şair olduğum için yalan söyleyemem. İznim yok. Sadece bazı gerçekleri yarım açıklama hakkım var.

Kendime bir program yaptım. Her gün iki saat yürüyüş, iki saat kitap okuma, bir film… Neredeyse hiç boş vakit bırakmıyorum kendime.  Geçen gün yürüyüş sırasında bir koyun sürüsü geçti önümden, içlerinde beş on tane de keçi vardı. Bir keçi geldi durdu yanımda, gitmiyor. Ne inatçı hayvan diyesim geliyor, kendime gülüyorum. Sonra sana keçi dediğim anlar geliyor aklıma. Ağlayacağım, ağlayamıyorum. Sürünün çobanı öğrencim olmasa ağlardım. Nietzsche’nin ata sarılıp ağladığı gibi keçiye sarılıp ağlamak istiyorum. Öğrencim bana doğru bağırıyor, “hocam hocam bu keçiyi kurbanda sana vereceğim” Ben Niçe diyorum, öğrencim kurban diyor, keçi gitmiyor. İşte sevgilim buna çoban matı derler. Tabii bana sorarsan keçi yardımlı çoban matı. Keçinin boynunu biraz seviyorum, sonra gidiyor, çoban el sallıyor.

Sen yastığım olmazsan uyuyamam 

Babam yedi kızdan sonra doğduğu için yaşasın diye on yaşına kadar saçlarını kesmemişler. Köyde yıllardır süren böyle bir adet varmış. On yaşına gelince kesilen saçı en büyük halam toplayıp yastık yapmış. Halamın eşi yaşarken bu durumu kıskanırmış ama öldükten sonra bile bu yastığı kullandı halam ölene kadar. 

Rabia bir gün bana saçlarını kestireceğini söylediğinde bu duruma oldukça zor ikna olmuştum. Sonra “saçlarını kestirdiğinde topla bana ver o zaman saçlarını kestirmeni kabul ederim” dedim. “Olmaz öyle şey, hem ne yapacaksın” dedi. “Yastık” dedim. Oldukça uzundu saçları. Hiç istemezdim kestirmesini. Sordum “saçların nerde” dedim. “Unuttum” dedi. İkinci defa kestirdiğinde yine sordum. “Utandım” dedi. Bir daha sormadım.

Tozu dumana katarak köy yolundan şehir merkezine doğru ilerliyoruz. Köy arabasının içi dolu, hemen önümde bir anne ve üç çocuğu var. Kusarlar diye ellerinde bakkal poşetleri… Yol ilerledikçe kusmak istiyor içlerinden biri ama utanıyor. Sağa bakıyor, sola bakıyor ama bir türlü olmuyor. İçim daralıyor. Elindeki poşeti alıp benim kusasım geliyor. “Ver bakayım şu poşeti, işte böyle kusulur.” Köy arabasının içinde çocukların kusması normaldir, yolcuların bu duruma iğrenmesi de. ”Ah bir kusabilsem, diyorum.”

Çocukların elbiselerine bakıyorum, 23 Nisan’ da giydikleri tütülü elbiseleri giymişler. Oysa biz eylül ayındayız. Ressam olsam resimlerini çizerdim. İçlerinden biri bana bakıyor. “Kus gitsin,” diyorum. Ellerini ağzına götürüp gülüyor. Başımı sallıyorum bu kez, gözlerini elleriyle kapatıyor.

   O yazın başında dayımlara gitmiştim. Dayım dini durumumu kontrol etmek için bira getirmiş. “İç yeğenim, ben hiç dayımla karşılıklı içmedim ama yeğenimle içeyim ” diyor. “Yok” diyorum, “Canım istemiyor.” Kurtuluş yok. Kaşla göz arasında çay çiçeğinin saksısına döküyorum birayı. Giderken dayımdan çiçeği istiyorum, “aman al git bıktım bundan” diyor. Alıp gidiyorum. Çiçek sarhoş, ben de ise bir kusma isteği.

Gecenin bir vakti halamın evine gidiyorum. Kapı önüne gelince sesler, ağlamalar, feryatlar… Ne oldu, diyorum. Halan diyorlar halan… Herkes bana sarılıyor. Çiçeği elimden almak istiyorlar, bırakmıyorum.  Bir köşeye geçip oturuyorum, dayanamıyorum. Babamın saçlarının içinde olduğu yastığı alıp evden çıkıyorum. Ben, sarhoş çay çiçeği, halamın yastığı…

Köy arabasındaki anne, kızlarının saçlarını kestireceğini söyledi. “Güzel yastık olur” dedim. Şehir merkezine gidene kadar çıt çıkmadı. ”Öğretmen olmanın faydalarından biri ise insanların hep ”vardır bir bildiği” demesi. Köye dönerken çocuklara bakıyorum saçları kesilmemiş. Sevinip onlara çikolata alıyorum.

Eve dönünce babamın yastığını alıyorum, babamla yedi yıldır konuşmuyorum. Babam kel. Babamı arayıp “saçların elimde eğer istiyorsan köydeki bahçeli evi bana ver” demek istiyorum. Arayamıyorum. 

Rabia’ya mesaj atmak istiyorum. “Saçlarından bir yastık yapmak istemiştim.” Yazıp yazıp siliyorum. Sabah oluyor, telefon hâlâ elimde. Çay çiçeğine bakıyorum, etrafa saçılmış bir sürü tohum. Dayım neden bıkmıştı bu çiçekten, şimdi anlıyorum.

Dünyanın tüm çiftçileri ya da kaplumbağalar 

(Ben aslında Hüseyin olmak istemiyorum ya sen Mo Farah?)

İngiltere’nin en önemli atletlerinden Mo Farah, kariyerinin sonunda büyük bir itirafta bulundu. Gerçek adının Hüseyin olduğunu, Cibuti’den kandırılarak İngiltere’ye getirildiğini açıkladı. Bu haberi okuduğumda uzun bir süre etkisinden çıkamadım. Ben Hüseyin olmak istemiyordum ve iki olimpiyat madalyalı Mo Farah ise Hüseyin olmak istiyordu. Önce haberin kurmaca olduğunu düşündüm, sonra araştırdığımda öğrendim ki gerçekti. Mesele isim değildi elbet onlara yüklediğimiz ve yüklenmiş anlamlar. Mo Farah o isimde gerçekliğini görüyor, ailesinin geride kalışını, son defa onlara sarıldığında Hüseyin olduğunu hatırlıyor.

Sonra bir haber daha okuyorum:  Tren yolunun yanındaki tarlaların sahibi çiftçiler ürünlerine zarar veriyor diye yakaladıkları kaplumbağaları rayların aralarına bırakıyorlarmış. Kaplumbağalar sıcağın da etkisiyle rayların aralarında ölüyorlarmış. Bu durumu öğrenen emekli bir öğretmen saatlerce bu raylarda gezerek kaplumbağaları çıkarıp gölge bir yere koyuyormuş.  İnsanın panzehri yine insan mı? Bir tarlada en fazla kaç kaplumbağa olabilir. Bunlar ürünlere ne kadar zarar verebilir? Üstelik onları alıp daha uzak bir yere bırakmak mümkünken. Herkes bu konuda hemfikir mi? Çiftçiler trenlerle kaplumbağaları yarıştırmayı çok sever. Peki, tavşanlar bu işin neresinde?

Askerliğimin ilk gününde aynaya bakınca kendimi tanıyamamış ve buna sevinmiştim. Başka bir benle karşılaşmak beni mutlu etmişti.   Evet, burada açığa çıkmamış başka bir ben vardı ve artık o eski Hüseyin olmayacağım demiştim. Zaman geçtikçe askerde herkesin birbirine benzediğini fark etmiştim, bu bile beni sevindirmişti.  İnsana kendini sınayacağı yerler lazım, en olmadık durumlarda gerçek kişilik çıkar ortaya.

Haberleri dinlerken fark ediyorum da Türkiye’nin gündemi ile yaşadığım yerin gündemi  hiç aynı değil. Türkiye’de sıcaklar kavurucu hale geldi haberini görüyorum oysa ben burada akşam kazakla oturuyorum. Orman yangınları dört bir yanı sardı diye haber var yaşadığım yerde ise ağaç yok. Bazen tüm genellemeleri aşıp sadece kendimle sınırlı olduğumu düşünüyorum.

Buradaki tilkilerin kuyruğu uzun diyorum, hiç kimseyi inandıramıyorum. Gerçi benim bildiğim tek tilki küçük prensin tilkisi. ”Sahi, hani ölene kadar sorumluyduk gönül bağı kurduğumuz her şeyden. Ne oldu unuttuk mu Küçük Prens’i?” Buğdayların alacası sanki bir hüzün yumağı.

Psikoloğum bu hafta bana yine bir ödev verdi. Hüseyin Bey hiç ben demiyorsunuz, yani duygularınızı hiç belirtmiyorsunuz bu hafta sizi nelerin üzdüğünü lütfen bir kağıda yazın.
Kağıt önümde ödevimi düşünüyorum, ilk kelimem tabii ki ben.
Ben… Ben üzülüyorum raylarda trenlerle yarışan kaplumbağalara… Tavşan kaplumbağa yarışı kafi bu hayata.
Ben ismimi sevmiyorum sanırım Farah ismini alacağım, ne de olsa boşa düştü. Mo kalsın biraz komik gibi.
Ben herkes inansın istiyorum buradaki tilkilerin kuyruğunun çok uzun olduğuna.
Ben onun saçlarından yastık yapmak istiyorum, bir gün bir hırsız beni bu yastıkla boğmak isterse buna acısız ölüm derler.

Bir Cevap Yazın

Diğer 1.069 aboneye katılın
%d blogcu bunu beğendi: