Şirazi

Balıklar Da Suya Hasret

Pir Sultan Abdal yazmış. “Balıklar da suya hasret, çarh dönerler göl içinde.” Mutasavvıflıkta anlam ayan beyan ortaya konmaz. Suyun içinde dört dönen balıkların suya hasret olmaları nasıl mümkün olur? Seni yanımdayken bile özlüyorum gibi edebi değeri düşük bir cümle değil bu. Balığın sudayken suya hasret kalması ya da sevgilinin yanındayken bile özlenmesi Lacancı bir yorumla insanın aradığı şeyi asla bulamayacağı, onun ulaşılmaz olduğu çünkü arzunun arananda değil hep başka yerde olmasıyla açıklanabilir. Bu açıklama bu dizeleri karşılamaz. Başka bir şey anlatıyor olsa gerek Pir Sultan.

Aynı şiirdeki bir başka dizede “Kudretten verildi balı, bahanesi oldu arı.” diyor. Bir iman adamıdır o. Bal bir neden sonuçlar zinciri sonucu oradadır. Balın nasıl ortaya çıktığı açıklanabilir. Sadece bal da değil. Her ne oluyorsa ve olduysa bir nedeni vardır. Çünkü bir şeyin olması için bir neden sonuç zinciri gerekir. Yine de balın orada olmasını sağlayan neden sonuç zincirinin de bir nedeni daha doğrusu bir irade sonucu oluşup oluşmadığı üzerine düşünmeye engel değildir bu. Eski bir tartışmadır; önce düşünce mi vardı, eylem mi vardı?

“Dünyanın nasıl olduğu değildir mistik olan, olduğudur.”

Balın nasıl yapıldığına bakma, bal zaten oradadır ve onun varlığını açıklamak sadece bir yoruma kalmıştır. Olayların arkasındaki neden sonuç zinciri işin bahanesidir artık. Birbiriyle çelişmeyen açıklamalar bütününüdür bilim, yani neden sonuca dayalı bilme işi. Biz bir şeyi nedensellik bağlamında anlayabiliriz. Nedensellik yoksa kavrama da yoktur çünkü düşüncenin ötesindedir o ve düşüncenin ötesinde olan düşünceyle anlaşılamaz Wittgensteincı bir yaklaşımla.

Balın nedeninin arı olduğunu söylemek bir iman meselesi değildir. Çünkü görürüz arının balla ilişkisini. Balın nedeninin yaratıcı olduğunu söylemek ise bir iman meselesidir. Kendini gizlemeyen bir iman talebi vardır burada. Yaratıcının varlığını kabul etmeyi gerektirir arının balın bahanesi olduğunu söylemek. Günlük hayatta ise iman talebi gizlenmiştir. İman yani derin inanç, doğruluğundan artık şüphelenilmeyen. Artık her şey imandır. Psikanaliz bizden inanç ister. Aile, devlet, insan hakları, demokrasi, toplum…Tüm bu kavramlar bizden iman ister fakat gizlice yapar bunu.

Bizim oluşturduğumuz aslı olmayan, varolduğuna biz inandığımız sürece orada kalabilecek kavramlardır bunlar. Bir şeyin değerli olması için inanç harcıyla karılması gerekiyor sanırım. Varoluşçuların dediği gibi, kararlarımızla bizim için değerli olanı oluşturuyor, kendi değerlerimi bir anlamda imanımızı inşaa ediyoruz belki de.

Adorno Auschwitz’in ardından şiir düzmek barbarcadır demiş. Hatta “Auschwitz’den sonra eleştirisi de dahil olmak üzere kültürün tamamı saçmalıktan ibarettir.” Bu potansiyel Auschwitz olmadan önce de insanlıkta olduğuna göre her şey saçmalık olmalı ona göre. Kültür de eleştirisi de saçmalık. Oluşturduğumuz bunca değer de öyle. Öyleyse artık her şey imandır. Fakat bu iman Pir Sultan’ın imanı gibi açık değildir. İman istediğini söylemez. Kendisinin bal olduğuna ikna etmeye çalışır bizi. Bal değildir ama bu değerler. Kesin bir neden sonuçlar zinciri sonucu ortaya çıkmamıştır, bizim kabulümüz sonucu ortaya çıkmışlardır.

Hakikat yani buradaki anlamıyla bal nedir öyleyse? Bal olsa olsa güç istencidir. İnsanın yükselme ve güçlenme isteği. Peki güç istencinin sonunda ne var? Büyük İskender olduktan sonra insan ne ister? Herhalde insan arayışına devam edecektir son noktada bile. Suyun içinde suya hasret, dört dönen balıklar gibi devam edecektir hasret kalmaya. Neye hasret kaldığını bilmeden. Arı balın bahanesi midir yoksa tek sebebi midir? Tenekenin de yıldızların da insanın da atasının ortak olması, bilincin var olması bir iradeden bağımsız olarak neden sonuç zinciri midir? Buna vereceğimiz cevap önemlidir.

Yüzyılda bir açan çiçekler varmış. Bütün ömrünce tek bir çiçek açmak için birikim yaparmış bitki ve çiçeklerini açtıktan sonra ölürmüş. Öyleyse bin yılda bir, hatta on bin yılda bir açılan çiçekler olamaz mı? Çiçeklerini görmediğimiz ya da hep gözümüzün önünde duran bu dünya ağacı bir şölene hazırlanıyordur belki de. Belki de yoktur öyle bir şey. Nazım’ın dizesi gibi, “İçimde çalınan ıslık beni nereye çağırır?”

Bir Cevap Yazın