Açık Kültür

Bir Korku Türü: Gotik Edebiyat

Gotik denildiğinde akla gelen ilk şey şüphesiz mimaridir. Gotik mimari olarak adlandırılan ve genellikle en güzel örneklerini katedrallerde vermiş olan bu mimari yapının ürkütücü bir havası vardır. Mimaride başlamış oradan resim sanatına kaymış olan gotik 18. yüzyıldan itibaren de edebiyatta bir tür olarak gelişim göstermeye başlamıştır. Peki gotik edebiyat nedir? Öz bir ifadeyle korku edebiyatı olarak tanımlanan gotik, dünya edebiyatında 18. yüzyıldan itibaren gelişim göstermiştir.

Aslında 18. yüzyıl Avrupa’da aklın ve bilimin öne çıktığı aydınlama çağının yaşandığı yıllardır. Edebiyatta da düzen ve disiplini esas alan klasizm hakimdir. Gotik edebiyatın doğması bu düzene duyulan bir tepkinin dışa vurumu olarak algılanabilir. Aydınlanma çağı ne kadar aklı, bilimi, düzeni öne çıkarırsa gotik edebiyat da o kadar batılı, kaosu, düzensizliği, dehşeti öne çıkarmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda çıkmış ilk eser ise Sir Horace Walpole’nin 1764 yılında çıkan “The Castle of Otranto” adlı eseridir. 

Mina Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi adlı eserinde gotik edebiyatın amacını şu şekilde açıklar: “gerektiğinde hayaletlerin görülmesi ya da kehanetlerin duyurulması gibi doğaüstü durumlardan yararlanıp; korkulu, gizemli ve gerilimli bir ortam yaratarak okuyucularda yoğun heyecanlar uyandırmak, onları dehşete düşürmektir” 

Gotik edebiyatın en çok kullandığı karakterlerin başında hayaletler ve canavarlar gelir. Bu bağlamda Mary Shelley’ın Frankenstein eseri çok önemli bir atılım olmuş ve kendinden sonra gelen edebiyatı derinden etkileyip beslemiştir. Hortlaklar, ölüler, ruhlar, zombiler iskeletler en çok işlenen kahramanlar arasındadır. 1819’dan sonra da bu kadroya vampirler eklenmiştir. John William Polidori’nin yazmış olduğu The Vampyr edebiyatta işlenen ilk vampirdir. Bram Stoker’in Dracula adlı eseri ise en meşhur vampir kahramanlardandır. 

Dünya edebiyatında bir hayli takip edilen ve önemli bir okur kitlesine sahip olan gotik edebiyatının Türk edebiyatındaki serüveni pek hızlı değildir. Bunun sebebini irdelerken akıllara önemli bir soru gelir “korkuların uyruğu var mıdır?” Giovanni Scognamillo bu soruyu soran ve anında korkuların uyruğu olamaz cevabını veren isimdir. Korkuların uyruğu yoktur ama kültürü olabilir. Gotik edebiyatın Türk edebiyatında gelişim sahasının çok dar olmasında en önemli etken şüphesiz din öğretileridir. İslam inancıyla bağdaşlaşmayan bu türün bazı kahramanları ve özellikle günah kavramı bu türün gelişimini bizde olumsuz etkilemiştir. 

Türk Edebiyatında Gotik Edebiyat

Tüm bunlara rağmen Türk edebiyatında gotik yok denemez. Tarihi süreç içinde bakıldığında modern anlamda gotik edebiyatın örneklerine veya ilk esintilerine Cumhuriyet sonrasında rastlanır ancak Tanzimat yıllarında özellikle hikâye ve romanlarda doğaüstü olaylar işlenmiştir. Bu küçük temalar dönemin yazarları tarafından çok eleştirilmiş, koca karı masalları diye küçük görülmüştür. Özellikle Giritli Ali Aziz Efendi’nin Muhalleyat adlı eseri gotik unsurlarla doludur.

Bu küçük unsurlar dışında başlı başına gotik romandan bahsedebilmek için Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın beklenmesi gerekmiştir. Hüseyin Rahmi korku unsurlarını özellikle öz kültürden ve dini kaynaklardan seçmiş, halkın bildiği şeyleri anlatarak önemli bir okur kitlesine hitap etmiştir. Özellikle yazarın Gulyabani, Cadı ve Mezarından Kalkan Şehit adlı romanları gotik olarak değerlendirilebilen ilk romanlarımızdandır. Bunun yanında Ali Rıza Seyfi’nin Bram Stoker’in o meşhur eseri Dracula’dan uyarladığı Dracula İstanbul’da eseri gotik romanların Türk edebiyatındaki modern başlangıcı sayılabilir. Bu isimlerin yanında Kerima Nadir’in Dracula romanından esinlenerek yazdığı Dehşet Gecesi de gotik edebiyatın en önemli temlarından korku, kaos ve dehşeti işlediği için ilkler arasına alınabilmektedir. 

Kenan Hulusi Koray gotik edebiyatı denildiğinde öyküleriyle akla gelen ilk isimlerden biridir. Onun öykülerini topladığı Bahar Hikayeleri adlı kitabı Cumhuriyet döneminin ilk gotik öyküleri olarak kabul edilir. 

Ömer Türkeş’in “Korkuyu Çok Sevdik ama Az Ürettik” adlı yazısı bizdeki gotik edebiyata dair önemli tespitler içeren kapsamlı bir yazıdır ancak örneklenen eserler incelendiğinde gotik edebiyatla groteks, fantastik, bilim-kurgu, postmodern ve yeraltı edebiyatı ürünlerinin aslında birbiriyle çok yakın durduğu görülmektedir. Örneklenen eserlerde gotik unsurların ağırlıkta olduğu eserler bulunurken bu tesirlerin az olduğu eserler de yer almıştır. 

Cemil Cahit’in İkiz Şeytanlar ve Kan İçen Hortlak adlı eserleri, Suat Derviş’in Ne Bir Ses Ne Bir Nefes, Daniş Remzi Korok’un Ölü Ciğeri Yiyen Adam: Yamyam Yusuf, Peride Celal’in Yıldız Tepe adlı eseri, Hamdi Varoğlu’nun Ölmez Adamların Evi, Elif Karakaş’ın, Lanetli Genler, Farah Yurdözü’nün Madrit’te Metafizik Bir Aşk ve Yaşam Bir Korku Filmidir eserleri,  Sadık Yemni’nin Muska, Öte Yer, Çözücü ve Yatır adlı eserleri, Erdem Katırcıoğlu’nun Bir Satanistin Anıları ve Yılanın Ağzındaki Ot, Hakan Bıçakçı’nın Romantik Korku, Boş Zaman ve Rüya Günlüğü, Hakan Günday’ın Az, Ziyan, Azil, kinyas ve Kayra adlı romanları ve Ahmet Ümit’n Patasana, Kavim ve İstanbul Hatırası.

Bir Cevap Yazın

Theme by Anders Norén