C.G Jung’ın S. Freud Eleştirisi (Ayrıştıkları Nokta)

Carl Gustav Jung, S. Freud psikoloji çevrelerinde hoş görülmezken onun düşüncelerini desteklemiş ve bu yüzden kariyeriyle tehdit edilmiş bir isim. Freud’a büyük bir saygı duyduğunu anlatır notlarında. Jung ve Freud’un ilk buluşmalarında 13.5 saat konuştuklarından bahsetmiştir. Freud’un düşüncelerinin devam ettiricisi olması bekleniyordu Jung’ın fakat öyle olmamıştı. Aralarında derin bir görüş ayrılığı çıkmıştı.

Freud’ın Düşlerin Yorumu kitabını okuduktan sonra kendi gözlemlerinin de onun dediklerini doğruladığını söylüyor Jung.

Bastırma mekanizması ve cinsellik ilişkisi

Psikiyatri kariyerimin başından beri Breuer, Freud ve Pierre Janet’nin çalışmaları bana yeni şeyler öğretmiş ve beni yüreklendirmişti. En çok da Freud’un düş analiz yöntemlerinin ve yorumlarının şizofrenik ifade biçimlerine ışık tuttuğunu görüyordum. Gözlemlerim Freud’un düşüncelerinin doğruluğunu kanıtlıyordu. Böylece Freud’un izlediği çizgiyi anlamaya başladım.

Bastırmanın içeriğine geldiğimde durum farklılaştı. Bu konuda Freud’un düşüncelerine katılamıyordum. Bastırmayı cinsel bir travmaya bağlıyordu. Meslek deneyimlerim bana nevrozda cinselliğin ikincil bir rol oynadığını, örneğin, topluma uyum sağlama, yaşamın acı gerçeklerinin verdiği baskı ve prestij gibi öğelerin daha ön planda olduklarını göstermişti. Daha sonra Freud’a bu tür vakalar sundum ama o cinsellikten başka bir etken kabul etmiyordu. Bu da bana yetmiyordu.

İstenmeyen adam Freud

O günden sonra açıkça Freud’un yanında yer aldım ve onun için mücadele etmeye başladım. İlk kez, 1906’ta Münih’te bir kongrede bayrakları açtım. Konuşmacı obsesyonel nevrozdan söz ediyor ama Freud’dan söz etmemeye özen gösteriyordu. Münih Tıp Dergisi’nde bu konuya büyük katkısı olan Freud’un kuramıyla ilgili bir yazı yazdım. Bunun üzerine iki profesör bana Freud’un tarafını tutarsam akademik kariyerimin tehlikeye gireceğini belirten uyarıcı mektuplar yolladılar. Onlara, “Freud gerçeği söylüyorsa onunla beraberim. Araştırmaların kısıtlandığı ve gerçeğin gizlendiği bir kariyer beni hiç ilgilendirmiyor,” diye yanıt verdim ve Freud’un düşüncelerini desteklemeyi sürdürdüm.

Oysa bulgularım bana tüm nevrozların cinselliği bastırmadan ya da cinsellikle ilgili travmalardan kaynaklanmadığını gösteriyordu. Kuşkularım vardı. Bazı vakalarda bu doğruydu ama başkalarında da değildi. Her şeye karşın Freud yeni bir yol açmıştı ve ona karşı yükselen çığlıklar bana saçma geliyordu.

Cinsellik, Freud için bir gizlenmiş tanrıdır.

Beni davet etti ve ilk kez 1907 Martı’nda Viyana’da öğleden sonra saat birde buluştuk ve hiç durmaksızın on üç saat konuştuk. Freud o güne dek karşılaştığım en önemli insandı. Herkesten farklıydı. Son derece ciddi bir tutumu vardı. Onu çok zeki ve çok akıllı, yani olağanüstü bulmuştum. Buna karşın, izlenimlerim karmaşıktı. Kişiliğini çözememiştim. Cinsellik kuramıyla ilgili sözleri beni etkilemesine etkilemişti ama kuşkularım dinmemişti. Birkaç kez onları dile getirmeye çalıştım ama her defasında yeterince deneyimim olmadığını söyledi. Aslında haklıydı; o zamanlar düşüncelerimi savunacak kadar deneyimli değildim.

Cinsellik kuramının onun için hem kişisel hem de felsefi bağlamda çok önemli olduğunu görmek beni etkiledi, ama cinselliği bu denli vurgulamasının ne kadarının öznel önyargılarına, ne kadarının da doğrulanmış deneyimlere dayandığına karar veremiyordum. Her şeyden çok da, Freud’un ruha karşı tutumu bana garip geliyordu. Bir bireyde ya da bir sanat yapıtında ruhsallığın ifadesinden söz edildiğinde (doğaüstü değil zihinsel bağlamda) bundan kuşku duyuyor ve bunun bastırılmış cinsellikten kaynaklandığını söylüyordu. Doğrudan cinsellik diye nitelendirilemeyecek bir şey de hemen psiko-cinsel oluyordu.

Bu varsayımın kültürün sonu olacağını söyleyerek karşı çıktım. Böyle varsayıldığında kültür, cinselliğin bastırılmasının kötü bir sonucu olacağı için bir gülmeceye dönüşüyordu. “Evet öyledir, bu da kaderin karşı koyacak gücümüzün olmadığı bir cilvesidir,” dedi.

Freud’un kurduğu cinsellik kuramına duygusal açıdan son derece bağlı olduğu su götürmez bir gerçekti. Ondan söz ettiğinde, sesi telaşlı ve kaygılı oluyor, her zamanki kuşkucu ve eleştirel halinden eser kalmıyor ve yüzünde, hiçbir zaman nedenini anlayamadığım garip bir duygusallık beliriyordu. Cinselliğin onun gözünde, bir tür numinous olduğunu çok güçlü sezinliyordum.

Kara çamur seline karşı bir kale.

Sezgimin doğru olduğu aşağı yukarı üç yıl sonra, 1910’da, gene Viyana’da yaptığımız bir konuşma sırasında ortaya çıktı. Freud’un bana, “Sevgili Jung, cinsellik kuramından hiçbir zaman vazgeçmeyeceğine söz ver. Bu çok önemli. Bunu aşılmaz bir kale, bir dogma haline getirmemiz gerekli,” dediğini çok iyi anımsıyorum. Bu sözleri, bir babanın oğluna, “Bana tek bir söz ver oğlum. Her pazar günü kiliseye gideceksin,” dediği gibi büyük bir duygusallık içinde söylemişti. Biraz şaşırarak, “Neye karşı bu kale?” diye sormuştum. Bu sorumu, “Kara çamur seline karşı,” diye yanıtlamış, sonra da, biraz duraksayarak, “doğaüstü güçlere karşı,” diye eklemişti.

Özellikle, “dogma” ve “kale” sözcüklerinden kaygılanmıştım çünkü bir “dogma”, o düşünceye duyulan kuşkuları bir kalemde silmek amacıyla kurulan ve tartışmaya açık olmayan bir inançtır ve bu inancın artık bilimsel değerlendirmeyle bir ilgisi kalmaz; bireysel bir güç dürtüsüne dönüşür. Dostluğumuzu can evinden vuran da bu oldu. Böyle bir tutumu hiçbir zaman onaylayamayacağımı biliyordum. Freud’un, “doğaüstü güçler” dediği olgu, felsefenin, dinin ve gelişen çağdaş parapsikoloji biliminin ruhla ilgili ortaya çıkardığı her şey demekti. Düşünceme göre, cinsellik kuramının da bunlardan bir ayrıcalığı yoktu, yani başka düşünce sistemlerinin çoğu gibi, o da kanıtlanmamış bir varsayımdı. Bence, bilimsel bir gerçek o gün için geçerli olan bir varsayımdır. Bu, onun sonsuza dek bir inanç abidesi gibi korunması gerektiği anlamına gelmez.

Açıkça anladığım bir şey vardı: Her zaman dinsiz olduğunu vurgulayan Freud bir dogma kurmuş, daha doğrusu, yitirdiği kıskanç bir tanrının yerini başka bir zorlayıcı imgeyle, yani cinsellikle doldurmuştu. Bu imge, aslı kadar ısrarcı ve vurgulayıcı, buyurgan ve tehdit ediciydi. Ahlaksal açıdansa daha da belirsizdi. Ruhsal açıdan daha güçlü bir araca, nasıl ki “yüce” ve “şeytani” gibi göndermelerde bulunulmuşsa, bu durumda da cinsel libido, Deus absconditus, yani “gizli ya da saklanmış bir tanrı” rolünü üstleniyordu.

Görünüşe göre bu değişim Freud’un bu yeni tanrısal prensibi dinin verdiği sıkıntılardan kurtulmuş ve bilimsel açıdan tartışılmaz görmesini sağlıyordu. Oysa özünde, tanrısallık, yani mantıksal açıdan karşılaştırılmaları olanaksız iki karşıtın, Yehova’nın ve cinselliğin psikolojik nitelikleri değişmiyordu. Yalnızca, adları değişmişti ve kuşkusuz görüş açısı da. Yitik Tanrı’nın artık yukarılarda değil aşağılarda aranması gerekiyordu.

Jung Freud ile nerede ayrıştıklarını net bir dille açıklamış. Değerlendirmelerinin ne kadar isabetli olduğu kişiden kişiye değişecektir.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın