Cadı Ve Mesih (Cadıların Anlamı)

Cadı meselesini kitle ve iktidar ilişkisinin bir yansıması olarak ele almak çok aydınlatıcı olacaktır. Cadı var mıdır? Cadı kavram olarak vardır. Cadı gerçekten var mıdır? Kanlı canlı, fantastik güçleri olan, süpürgeyle uçan cadılar yoksa 15 ve 17. Yüzyıllar arasında 500.000 civarında kişi cadı olduğu gerekçesiyle neden yakıldı?

Cadılar Şeytanla anlaşma yapmak, tapmak, süpürgeye binip uçmak, sabbata (cadı toplantısı) katılmak gibi suçlamaların yanında komşunun ineğinin öldürülmesi; dolu fırtınaları estirilmesi; ürünlerin yok edilmesi; bebeklerin çalınması ve yenmesi gibi suçlardan yargılandılar.

Okurken akıl dışı ve ürpertici gelen bu düşüncelere devletler nasıl inandır? Cadıların gerçekten mi uçtukları yoksa hayal aleminde mi uçtukları tartışıldı. Kilise başta cadıların gerçekten uçtuğuna inanılmasını yasaklamıştı. Daha sonra ise uçmadığını söyleyenlerin Şeytanın ortakları olduğunu savundu.

Cadı olarak suçlanan kadınlar işkence altında suçlarını kabul ettiler. Suçlarını kabul etmeyenler kabul edene kadar işkenceye uğradı. Halk mahkemelerde itirafları duyuyordu. (1984 romanındaki gibi halk sadece suçlunun hain olduğunu itiraf edişini görürdü.) Cadıların sorgulanmasıyla ilgili önemli bir nokta da onlara sabbata katılan diğer kişilerin adının sorulmasıydı. İşkenceyle sürekli yeni kişilerin isimlerine ulaşılmaya çalışılıyordu.

Else “itiraflarının acıdan kurtulmak için söylediği yalanlar olduğunu” ve “aslında kendisinin masum olduğunu” ısrarla söyledi. Bu arada sorgu yargıçları Else’nin kızı Agathe’yi tutukladılar. Agathe’yi bir hücreye kapattılar ve öylesine dövdüler ki sonunda kız hem kendisinin hem de annesinin cadı olduklarını ve ekmek fiyatını yükseltmek için ürün kayıplarına neden olduklarını itiraf etti. Else ve Agathe bir araya getirildiklerinde kız itiraflarında annesini ilgilendiren bölümü geri aldı. Ama Agathe sorgu yargıçlarıyla yalnız kalır kalmaz itirafını yeniden doğruladı ve kendisinin annesiyle bir kez daha yüzyüze getirilmemesi için yalvardı.

Cadılar gerçekten var mıydı? Toplumun yanıtı o zamanlar şu olmalıdır: “Onların yaptığı bütün büyücülükleri ve zararları herkes açıkça görürken…. kim bunların mantıksız ve imgesel olduklarını savlayacak kadar ahmak olabilir?”

Cadıların kullandıkları gizemli merhemler ve süpürge ile uçmaları

16. Yüzyılda bir hekim olan Laguna bir cadının evinde bulduğu merhemden bahseder. Merhemi deney için bir cellatın karısına sürer. Kadın uykuya dalar ve 36 saat sonra ancak uyanır. Kadın uyandığında kendisinin bir zevk ve eğlence aleminde olduğunu kocasından daha genç ve iyi bir sevgili bulduğunu söyledi. Bu merhemler sanrı yaratıcı, deriden emilebilen maddelerdi. Bir çeşit uyuşturucuydu.

Yalnızca banotunun dumanlarını içine çekmiş bulunan bir başkası şöyle der “çılgınca duygular içindeydim öyle ki ayaklarım gittikçe hafifliyor, büyüyor ve vücudumdan ayrılıyorlardı… aynı zamanda sarhoş eden bir uçuş duygusunu yaşıyordum.” Günümüzün modern Halloween cadıların bacakları arasında hala görülebilen şey neden sırık ya da süpürgedir? Harner’e göre, bu yalnızca erkeğin üreme organının simgesinden ibaret değildir: “Sırık ya da süpürgenin kullanılması kuşkusuz Freud’cu anlamda simgesel bir eylem olmaktan fazla bir şeydir, çünkü bu hem atropin içeren bitkinin duyarlı vajinal zarlara sürülmesine yarar, hem de sanki bir ata binme duygusunu yaşatır, ki bu sabbat’a uçan cadıların tipik bir görüntüsüdür.”

Öyleyse cadı meselesinin aslı toplumda uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele miydi? Yazar bu ihtimali dışlamaz fakat yakılanların çoğu bu sanrı yapıcı maddeleri kullanan kişiler değillerdi. Engizisyoncular merheme bakarak karar vermiyordu.

Askeri Mesihler

Cadı çılgınlığının ortaya çıktığı yılların bir özelliği de mesih çılgınlığının ortaya çıkmış olmasıydı. Çünkü büyük toplumsal sıkıntılar vardı. Ülkenin her yerinden mucizeler gösteren mesihler çıkıyordu. Bunlar Hz. Meryem’den mektup aldıklarını ya da onla konuştuklarını anlatıyorlardı. Kiliseye karşı ayaklanıyorlardı. Laik siyasal düzeni de korkutuyorlardı. Reform’un öncüsü olan Martin Luther‘de kiliseye baş kaldıran bu yeni din adamları arasındayı. Toplumsal buhran zamanlarında mesih anlayışı güç kazanır. Avrupa kaynıyordu.

Benzer hareketler Almanya’da onbeşinci yüzyıl boyunca hep yinelenmekteydi. Örneğin, 1476’da Meryem Ana, Hans Böhm adlı bir çobana görünmüştü. Ona denmişti ki bundan böyle gelecek krallığın kurulmasına hazırlık olmak üzere yoksullar ve aşar vergisini ve diğer vergileri ödemeyi reddedeceklerdir. Bütün insanlar çok yakında hiçbir rütbe ayrımı yapmadan bir arada yaşayacaklar; orman, su, otlak, balık avlama, ve avlanma alanları olanaklarından herkes eşit biçimde yararlanacak.

Cadı çılgınlığı ile mesihlerin ortaya çıkması arasında kronolojik olarak sıkı bir ilişki vardır. Mesihlik iddiası olanlar ve Martin Luther de cadılığa şiddetle karşıydılar.

Cadılar ve mesihler aynı toplumsal altyapının iki kutubuydular. Mesihler ezilen halkın, cadılar iktidarın hamlesiydi.

Bunların her ikisi de varolan yaşam biçimi bilincine dayanmışlar, ama tamamıyla farklı sonuçlar doğurmuşlardır. Askersel-mesihçilik yoksulları ve mülklerinden yoksun bırakılanları bir araya getirmiştir. Öte yandan, cadı çılgınlığı, gizli kalmış bütün protesto enerjilerini dağıtmış ve parçalamıştır. Cadı çılgınlığı ters yönde giden köktenci bir askersel mesihçilik olmuştur. O toplumun ayrıcalıklı ve güçlü sınıflarının sihirli fişeği idi. Sırrı buydu.

Cadılığın kurulu düzen tarafından cezalandırılmasının ve halkın cadılara inanmasının iktidara büyük bir faydası vardı. Neydi bu fayda? “Başınıza gelen belalar ve kötülükler bizden değil cadılardandır. Cadılar yüzünden ineğin öldü, işsiz kaldın, tarlan kurudu ya da fakirleştin. Bizle olanların bir ilgisi yok. Biz cadılarla mücadele ederek senin yanındayız. Sana sahip çıkıyoruz.” Üstelik cadılık sayesinde halk birbirinden şüpheleniyordu. Yakılan cadıları izlerken aslında iktidarın güç gösterisini izliyordu. İktidarın cezaya sahip olduğunu anlıyordu. Mesihler ise düzen karşısında bir araya geliş idi.

Bu nedenle cadı çılgınlığının pratik anlamı şuydu: Bu çılgınlık son dönem ortaçağ toplumunun yaşadığı bunalımın sorumluluğunu hem Kilise’nin hem devletin üzerinden alıp bunu insan biçimindeki imgesel şeytanlara yüklüyordu. Bu iblislerin acayip etkinlikleriyle zihni meşgul, aklı başından gitmiş, yabancılaşmış, yoksullaşmış kitleler, kokuşmuş rahiplerin ve açgözlü soyluların yerine gemi azıya almış Şeytan’ı suçluyorlardı. Kilise ve devlet yalnız temize çıkmış olmakla kalmıyorlar, ama bunlar aynı zamanda vazgeçilmez hale getiriliyorlardı.

Kimler cadı diye cezalandırılırdı?

H.C. Erik Midelfort’un Güneybatı Almanya’da 1562’den 1684’e uzanan dönem içinde cadılıktan dolayı uygulanan 1258 idam olayına ilişkin eşsiz araştırması cadıların yüzde 82’sinin kadın olduğunu göstermektedir. Herhangi bir yerel ayaklanmada suçlanan ilk kişiler genellikle savunmasız yaşlı kadınlar ve alt sınıftan ebeler olurdu. Midelfort’un soylu sınıfın üyelerine karşı yapılmış cadılık suçlamalarıyla ilgili olarak ancak üç örnek bulabilmesinde, ve böyle suçlanmış olanlardan hiç birinin idam edilmemiş olmasında şaşılacak fazla bir şey yoktur.

Cadı sırrının anlatıldığı yazıdaki alıntılar Marvin Harris’in İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar kitabındandır. Kitabı buradan satın alabilirsiniz. Cadılar meselesinden daha da ilginç konular yer alıyor. Kitap konuyla ilgili yazarın düşüncelerini anlatmaktadır.

Admin hakkında 316 makale
Öğretmen, sosyal bilimler meraklısı, sadeleştirme uzmanı.

2 yorum

  1. Çok güzel bir yazı olmuş bu. İktidarın kendisini meşrulaştırma yollarını görmek açısından çok değerli. Machiavelli diyordu ya; “amaca giden her yol mübahtır.” Hatta bunun için prense, hem aslan hem tilki olmayı salık verir.
    Kullandığı yöntemlerden biri de budur; düşman göstermek, hayali bir öteki yaratmak.
    Klasikleşmiştir, ülkesinin ekonomisi bozulan devletlerin ne hikmetse beka sorunları ortaya çıkar, ya da terörizm hortlar. Bu yüzden önce ülkeyi hayatta tutmak önemlidir, geri kalan sosyal sorunlar artık lüks olarak görünür.
    Bazı komplo teorilerinde 11 Eylül, İkiz Kulleler saldırısı dönemin devlet başkanı tarafından planlı bir suikast olduğu söylenir.
    M. Foucault’nun iktidar analizlerinde değindiği birkaç noktayı da gördüm cadıların yakılmasında; hükümetler ölüm cezalarını halkın önünde büyük seramoniler halinde gerçekleştirirdi, bu sadece cezayı infaz olsaydı gerçekleştirilip biterdi fakat böyle seramonik olmasının sebebi; devletin, bedenleriniz ve canlarınız üzerinde söz sahibiyiz deme şekliydi. Halka, siz de aynılarını yaparsanız sizin için de aynı şeyi yaparız demesiydi bir çeşit. Tabii Foucıult Orta Çağ’a özel olan eziyet ederek, derinin altına tuz doldurmak gibi dehşetengiz işkencelerle yapılan idamaların yerini modern çağda iktidarlarla beraber değiştiğini gösterir, Hapishanelerin Doğuşu’nda.
    Çok değerli bir yazı olmuş gerçekten, hele hani şu cadı avında aristokrasi sınıfının kılına bir şey olmaması… 🙄

  2. İktidarın doğasını anlamak önemli geliyor bana. Demokrasi eskinin korkunçluğunu bitirdi. İyi yönetici ödül ve cezayı iyi kullanandı. Monarklar en yakın adamlarının ve müttefiklerinin bile gözünü korkutmayı ihmal etmiyordu.

    Yine Makyavel’den: Korkulmak sevilmekten iyidir. İkisi de olursa daha iyidir. Bu da ödül ve cezadan geçiyor sanırım. Bir Eskimo atasözünde olduğu gibi. “Hediyeler köleler yaratır. Tıpkı kırbaçların köpekler yaratması gibi.”

Bir Cevap Yazın