Açık Kültür, Sosyal Bilimler

Demokrasinin Kaybettirdikleri

Demokrasinin şimdiye kadar bulduğumuz en iyi sistem olduğunu fakat mükemmel bir sistem olmadığını ve eksikliklerinin olduğunu birçok kişi farklı gerekçelerle de olsa kabul edecektir. Demokrasinin kaybettirdikleri başlığı kulağa rahatsız edici gelebileceğinden girişte bu açıklamayı yapmam gerektiğini düşündüm. Karl Popper‘ın mantıklı biri olduğuna inanırım.

Demokrasinin olumsuzlukları üzerine Platon’dan Nietzsche’ye kadar geniş bir filozof kitlesi konuşmuş. Bu yazıda Pascal örneğini de kullanarak demokrasinin somut olarak kaybettirdikleri üzerine Tarihin Sonu ve Son İnsan kitabından alıntılar ekledim.

Demokrasi yararlı ama çirkin çok şey üretir.

Nietzsche gibi Tocqueville de, aristokratik toplumların demokratik toplumlara dönüşmesinin nasıl bir kayıp anlamına geleceğini iyi biliyordu. Demokrasinin, şiirler ve metafizik kuramlardan Faberge yumurtalarına kadar, aristokratik toplumlar için tipik olan, yararsız ama güzel şeylerden çok az getirdiğini söylüyordu. Öte yandan demokrasiler; takım tezgâhları, otoyollar, kamyonlar ve prefabrik evler gibi, yararlı ama çirkin şeyleri ise çok fazla üretiyor. (Hatta iş, Amerika’da en zeki ve ayrıcalıklı gençlerin ne güzel, ne de yararlı olan şeylerle uğraşmasına kadar vardı; Amerikan avukatlarının her yıl uğraştığı davaların muazzam sayısını hatırlamak yeter.) Ama ince el sanatlarının kaybı, insanın ahlâki ve teorik alanda yitirdiği olanakların yanında hiç kalır.

Pascal modern insan gibi çıkarlarının peşinden gitseydi yaptıklarını yine yapabilir miydi? Büyük ruhlar büyük davaların peşinde büyük olur.

Aylaklığa dayalı, bilinçli olarak yararcı olmayan (anti-utilitarist) bir ahlaka sahip aristokratik toplumlar, böylesi olanaklara büyük bir hareket alanı sağlıyordu. Tocqueville, matematikçi ve din felsefesi yazarı Blaise Pascal üzerine ünlü pasajında şöyle der: Eğer Pascal yalnızca büyük bir kazanç peşinde olsaydı ya da yalnızca şöhret arayışından güç alsaydı, o zaman, gerçekte yapmış olduğu gibi, aklının bütün güçlerini yaratıcının en gizli sırlarını aydınlatmak için seferber edebilmesi inanıyorum ki, hiçbir zaman mümkün olmazdı. Ruhunu bütünüyle bu araştırmaya hasredebilmek için, onu nasıl bir yerde yaşamın dertlerinden çekip uzaklaştırdığını, onları vücuduna tutuşturan bağları nasıl erkenden çözdüğünü ve daha kırkına varmadan yaşlanmış bir şekilde öldüğünü gördükçe, çarpılmış bir şekilde duruyor ve böylesi olağanüstü çabaları ortaya çıkarabilen şeyin, alışılmış bir neden olmadığını anlıyorum.

Pascal daha çocukken kendi başına Euklid’in yasalarını keşfetmişti. Otuz bir yaşında bir manastıra çekildi. Kendisine danışmaya gelen insanlarla konuşurken oturduğu sandalyenin oturma yerine çivili bir kemer geriliydi. Konuşma kendisine herhangi bir şekilde zevk verdiğinde, nefsini körletmek için vücudunu sandalyeye doğru bastırırdı.

Demokrasi insanı için ruhu terbiye etmeye çalışmak anlamsız mistiklikler olarak görülmeye mahkumdur belki de.

Nietzsche gibi Pascal de hep hastalıklıydı, yaşamının son dört yılında başka insanlarla konuşamaz hale gelmişti. Vücuduna hiç dikkat etmiyordu, ama ölmeden önce din felsefesinde Batı geleneğinin en önemli yapıtlarından birini ortaya koymuştu. Pascal’ın matematik gibi çok faydalı bir alanda bu kadar büyük şeyler vaad eden bir kariyeri dinsel tefekküre feda etmesi, Amerikalı bir biyografi çok kızdırmıştır. Eğer Pascal, demektedir biyografi yazarı, “kaçmaya karar verseydi… yaşamının en iyi yıllarında anlamsız mistiklikler ve insanın sefaleti ve onuru üzerine kaba gözlemler yığını altında boğulup kalmak yerine, içindeki herşeyi bütünüyle yaşayabilirdi. Son insanların en seçkinleri, “Eskiden bütün dünya deliymiş” diyor.

Nietzsche demokrasinin son insanı ortaya çıkaracağını ve bu son insanın övülmeye değer bir yanı olmadığını söylüyordu. Demokrasinin kaybettirdikleri arasında en önemlisi buydu.

Tarihin sonundaki son insan ise, bir dava uğruna hayatını tehlikeye atmayacak kadar akıllı. Tarihin, insanların Hristiyan ya da Müslüman, Protestan ya da Katolik, Alman ya da Fransız; hangisi olacakları uğruna mücadele edip durduğu anlamsız kavgalarla dolu olduğunu biliyor. Tarih, insanları kahramanca eylemlere ve büyük özverilere esinlendirmiş sadakat ödevlerinin, şarlatanca önyargılardan başka birşey olmadığını göstermiş bulunuyor. Modern aydın insanlara, evlerinde oturup ne kadar hoşgörülü ve duru oldukları için birbirlerini kutlamak yetiyor. Nietzsche’nin Zerdüşt’ü onlara şöyle diyor: “Çünkü şöyle konuşuyorsunuz: “Biz tamamen gerçeğiz, ne inancımız, ne de batıl inancımız var. Yani göğsünüzü kabartıyorsunuz, hem de hiç göğsünüz yokken!”

Nietzsche, herşeyden çok Amerikan yaşam tarzının muzaffer olmasından korkarken, Tocquevilîe bunun kaçınılmazlığını kabul etmiş ve yayılmasından hoşnut olmuştur. Nietzsche’nin tersine, demokrasinin büyük insan yığınlarının yaşamında sağladığı küçük iyileştirmelerin farkındaydı. Ama demokrasinin ilerlemesinin durdurulamaz ve karşı koymanın hem umutsuz, hem de anlamsız olduğunu hissediyordu.

Kitabı buradan satın alabilirsiniz. Daha önce düşünmediğiniz şeyleri düşünmenizi sağlayabilecek ender kitaplardan.

Bir Cevap Yazın

Theme by Anders Norén