Açık Kültür

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı – Stephen R. Covey

Kendimizi nasıl geliştiririz? Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı, bu soruya cevap vermek için yazılmış kült bir kitap. Kitabı diğerlerinden ayıran yazarın birçok önemli şirkete bu konuda danışmanlık yapmış olması. Kitapta Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı yazarın aile ve iş yaşantısından örneklerle anlatılmış. Kitap bu 7 alışkanlığı hayatamıza nasıl dahil edebileceğimizi anlatıyor. Konuların sonunda çeşitli formlar ve yönergeler yer alıyor kendi hayatınıza uygulayabilmeniz için.

Kitabın önemli odağı kişilik üzerine. Eğer gerçekten karakterinizi eğitmezseniz, yani bunu alışkanlıklarını değiştirerek düzeltmezseniz anlatılanlar işe yaramayacaktır. Bu hatırlatmadan sonra kitaptaki iki önemli kavram ortaya çıkıyor. Paradigma ve Ü/ÜY (Üretim / Üretme Yeteneği) dengesi. Eğer sadece üretime odaklanırsanız değişen dünyaya uyum sağlayamazsınız. İlk başta sağladığınız üretim zamanla yok olup gidecektir. Sürdürülebilir bir üretim için üretme yeteneği sürekli artırılmalıdır. Başarı bu denge ile ilgilidir.

Başarı hakkında şunu söylemeliyiz. Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı bu temelle ilgili.

Bizden önceki kuşakların oluşturduğu temel üzerine bazı şeyleri inşa etmek için insani yetimizden yararlanırken, istemeden bütün dikkatimizi kendi yapıtımıza vermiş ve onu ayakta tutan temeli unutmuş olabiliriz; ya da belki ekmediğimiz yeri çok uzun süre biçtiğimiz için, ekmenin gerekli olduğu aklımızdan çıkmıştır.

Thoreau’nun dediği gibi: “Kötülüğün yapraklarını kesen her bin kişiye karşılık, ancak bir kişi köküne saldırır.” Biz de yaşantımızda çok önemli değişiklikler yapmak istiyorsak, o zaman tutum ve davranışımızın yapraklarını kesmekten vazgeçerek kökler üzerinde, yani, tutum ve davranışlarımızın kaynağı olan paradigmalar üzerinde çalışmalıyız.

Uzun vadeli düşünen yöneticiler, moral yükseltici psikolojiden ve eğlenceli öykülerle yavan sözlerden başka paylaşacak şeyleri olmadan “motivasyon” konuşmaları yapan kişilerden artık bıkmışlar. İşin özüne inmek, süreci yaşamak istiyorlar. Aspirin ve yara bandının ötesinde bir şey bekliyorlar. Temeldeki kronik sorunları çözmek ve uzun vadeli sonuçlar veren ilkelerle ilgilenmek istiyorlar.

Kitaptaki paradigma kavramı ise meselelere bakış açınızı tamamen değiştirdiğinizde kriz sandığınız durumların nasıl fırsata çevirilebileceğiyle ilgili. Paradigmayı değiştirme ve paradigma kavramı üzerine güzel bölümler var kitapta. Paradigma konusunu anlatan en güzel sözlerden birisi bence Albert Einstein’ın “Karşılaştığımız önemli sorunlar, onları yarattığımız sırada sahip olduğumuz düşünce düzeyiyle çözülemez.” Benim sevdiğim diğer alıntı ise bu:

Paradigmalar güçlüdür. Çünkü arkasından dünyayı gördüğümüz merceği onlar yaratır. Değişim ister birdenbire olsun, ister ağır, temkinli bir süreç içinde; paradigma değişimi, çok önemli bir değişikliğin temel gücüdür. Yazara göre sağlam bir temel ve etkili bir paradigma için geçici değil köklü değişiklikler yapılması. Bu da karakterle mümkündür. Karakter ise alışkanlıklarımızdan gelir. Öyleyse Aristoteles’in şu sözünü hatırlamalıyız. “Sürekli yaptığımız şey neyse, biz de oyuz. O halde mükemmellik bir edim değil, bir alışkanlıktır.”

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı

1. ALIŞKANLIK – PROAKTİF OL

Proaktif nedir? Proaktif kavramının önemi sürekli anlatılıyor Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabında. Proaktif ve reaktif insan arasındaki farkı anlamak gerekiyor, proaktif kavramını tam olarak anlamak için. Proaktif nedir? reaktif nedir? Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı bazı temel kavramları öğrenmemizi sağlıyor aynı zamanda.

İnisiyatif almaktan çok daha öte bir anlamı vardır. İnsan olarak, kendi yaşamımızdan sorumlu olduğumuz anlamına gelir. Davranışlarımız, koşullarımızın değil, kararlarımızın bir işlevidir. Değerlerimizi duygularımızdan üstün tutabiliriz. Bazı şeylerin olmasını sağlamak için hem inisiyatifimiz vardır, hem de sorumluluğumuz. Proaktif insanlar o sorumluluğu kabul ederler. Davranışlarından ötürü olayları, koşulları ya da koşullanmayı suçlamazlar. Davranışları, temelinde duygular olan koşullarının ürünü değil; temelinde değerler olan kendi bilinçli seçimlerinin ürünüdür.

Reaktif insanlar sıklıkla fiziksel çevrelerinin etkisi altında kalırlar. Hava iyiyse onlar da kendilerini iyi hissederler. Hava iyi değilse, bu durum tutumlarını ve çalışmalarını etkiler. Proaktif insanlar ise kendi hava koşullarını yanlarında taşıyabilirler. İster güneş açsın, ister yağmur yağsın, onlar için fark etmez. Değerlere göre hareket ederler ve değerleri kaliteli bir iş çıkarmaksa, bunun havanın uygun olup olmamasıyla bir ilgisi yoktur. Reaktif insanlar sosyal çevrelerinden, “sosyal hava”dan da etkilenirler.

Ancak bir insan, içtenlikle ve dürüst bir biçimde, “Bugün böyle olmamın nedeni dün yaptığım seçimlerdir,” demedikçe, “Başka yol seçiyorum,” da diyemez. Bize zarar veren, başımıza gelenler değil, onlara gösterdiğimiz tepkidir. Kuşkusuz, bazı şeyler bize fiziksel ya da ekonomik açıdan zarar verip kederlenmemize yol açar. Ancak karakterimizin, temel kimliğimizin zarar görmesine hiç gerek yoktur.

Yıllar boyunca, daha iyi bir işe girmek isteyenlere, daha fazla inisiyatif göstermelerini salık verdim. Yetenek ve ilgi sınavlarına girmelerini; sektörü, hatta ilgi duydukları kuruluşların belirli sorunlarını incelemelerini; sonra da yeteneklerinin şirket sorunlarının çözümüne nasıl yardımcı olacağını gösteren etkili raporlar hazırlamalarını önerdim.

“Çözüm satmak” diye tanımlanan bu yöntem, başarı açısından anahtar niteliğinde bir paradigmadır. Buna verilen karşılık genellikle olumludur; çoğu kişi bu tür bir yaklaşımın işe girme ya da yükselmeyle ilgili fırsatları nasıl etkileyeceğini kavrar. Ama birçoğu, bunu gerçekleştirmek için gerekli adımları atmayı, inisiyatif almayı başaramaz.

Pek çok kişi bir şeyler olmasını ya da birisinin kendileriyle ilgilenmesini bekler. Ama sonuçta iyi işlere girenler, sorun yaratan değil, sorunlara çözüm getiren, gerekeni yapmak için inisiyatif alan, işini yaparken doğru ilkelere uyan kişilerdir.

Proaktif insan ve reaktif insan arasındaki fark

Proaktif insanlar, çabalarına odak noktası olarak Etki Alanı’nı seçerler. Bir şeyler yapabilecekleri işlerin üzerinde çalışırlar. Enerjilerinin doğası pozitif, genişletici ve büyütücü olduğundan, Etki Alanları’nın da büyümesine yol açar. Diğer yandan reaktif insanlar, çabalarına odak noktası olarak İlgi Alanı’nı seçerler. Başkalarının zayıflıklarına, çevredeki sorunlara ve denetleyemedikleri koşullara odaklanırlar. Odaklandıkları nokta suçlayıcı davranışlara, reaktif bir dile ve gitgide artan bir mağduriyet duygusuna neden olur. O odaktan yayılan negatif enerji, bir şeyler yapabilecekleri alanların ihmaliyle birleştiğinde, etki alanları küçülür.

Reaktif insanın değişim paradigması “dıştan içe”dir. Bizim değişmemiz için önce dışarıdakinin değişmesi gerekir. Proaktif yaklaşım, içten dışa değişmektir. Farklı olmak ve farklı olarak, dışarıdaki şeyi olumlu yönde değiştirmektir. Daha verimli olabilirim. Daha gayretli olabilirim. Daha yaratıcı olabilirim. İşbirliğine daha yatkın olabilirim.

2. ALIŞKANLIK – SONUNU DÜŞÜNEREK İŞE BAŞLA

Her konuda kullanabileceğiniz bir alışkanlık bu. Öldüğünüzde insanların hakkınızda ne demesini isterdiniz? Bu isteğinize göre değerlerinizi oluşturun. Eğer o sonu açıkça aklınızda tutarsanız, belirli bir gün içinde ne yaparsanız yapın, bunların son derece önem verdiğiniz kıstaslara aykırı olmamasını sağlarsınız.

Yöneticilik, başarı merdivenini tırmanma becerisidir; liderlik ise merdivenin doğru duvara dayalı olup olmadığını belirler. Etkili olmak hatta çoğu zaman ayakta kalmak, yalnızca ne kadar çaba harcadığımıza değil, çabalarımızı doğru işe harcayıp harcamadığımıza bağlıdır.

Victor Frankl, Nazi ölüm kamplarında sadece proaktivite ilkelerini değil, hayatta bir amaç ve anlam duygusuna sahip olmanın önemini de öğrendi. Frankl’in sonradan geliştirerek öğrettiği “logoterapi” felsefesinin özü şudur: Zihinsel ya da duygusal diye tanımlanan hastalıkların çoğu, aslında bastırılmış bir anlamsızlık ya da boşluğun belirtisidir. Logoterapi, kişinin kendi benzersiz anlamını, hayattaki misyonunu öğrenmesini sağlayarak bu boşluğu ortadan kaldırır.

Peki siz ne durumdasınız? Kendi yaşamınızın merkezinde ne var? Bazen bunu görmek kolay değildir. Belki de kendi merkezinizi tanımanızın en iyi yolu yaşamı destekleyen etkenlere yakından bakmaktır. Yaşantımızın merkezine, zaman aşımına uğramayan, değişmeyen ilkeleri yerleştirirsek, etkili hayatın temel paradigmasını yaratmış oluruz.

Bir misyon bildirgesi geliştirmiş şirketlerle çalışmaya başladığım zaman, onlara şu soruları soruyorum: “Burada çalışanların kaçı bir misyon bildirgeniz olduğunu biliyor? Bunun yaratılmasına kaç kişi katkıda bulundu? Kaçı bunu gerçekten kabulleniyor ve karar verirken bir kıstas olarak kullanıyor?” Katılım olmadıkça, bağılılık da olmaz. Bunu yazın, üstüne bir yıldız işareti koyun, daire içine alın, altına bir çizgi çekin. Katılım yoksa bağlılık da olmaz.


 

3. ALIŞKANLIK – ÖNEMLİ İŞLERE ÖNCELİK VER

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabının bu bölümde, acil ile önemli arasındaki ayrımdan bahsediyor yazar. Aslında acil dediğimiz işlerin çoğu önemsizken (çalan telefona öncelik vermek gibi) önemli olarak gördüğümüz işlere çok az vakit ayırabiliyoruz. Hayatımızda önemli derecede değişiklik yapmasını umduğumuz bir şey için ne kadar vakit ayırıyoruz? Acil olmadığı için belki de hiç. Kişisel ve meslek yaşantınızda yapabileceğiniz ve düzenli bir biçimde yaparsanız yaşamınızda son derece olumlu bir fark yaratabilecek tek şey nedir? Acil olmasa da zamanınızın önemli bölümünü bu işi gerçekleştirmek üzere planlayın.

Yetkilendirmek, duygusal banka ve kişisel bütünlük kavramları bu alışkanlığın önemli noktalarıdır.

Etkili yöneticilik, önemli işlere öncelik vermektir. Önemli işlerin neler olduğuna liderler karar verirken, bunlara günü gününe, anı anına öncelik veren yöneticilerdir. Yöneticilik disiplindir, kararları uygulamaktır. Disiplin, mürit, havari ya da öğrenci anlamına gelen, disciple sözcüğünden türetilmiştir. Bir felsefenin öğrencisi, bir değerler dizisinin havarisi, çok önemli bir amacın, olağanüstü bir hedefin ya da o hedefi temsil eden bir kişinin müridi gibi. Bir başka deyişle, kendinizi etkili bir biçimde yönetebiliyorsanız, disiplin içinizden gelir.

En sevdiğim denemelerden biri, E. M. Gray’in yazmış olduğu “Başarının Ortak Paydası”dır. Gray, yaşamı boyunca bütün başarılı insanların paylaştığı ortak paydayı aradı. Bunun çalışkanlık, şans ya da dirayetli insan ilişkileri olmadığını anladı. Tabii bunlar da önemliydi ama, diğerlerinden üstün olan tek etken, 3. Alışkanlık, yani önemli işlere öncelik vermekti.

Gray’in gözlemine göre, “Başarılı insanların, başarısızların hoşlanmadığı şeyleri yapmak gibi bir alışkanlıkları vardır. Onlar da bu işlerden hoşlanmıyor olabilirler. Ancak hedefe varma arzularının gücü, hoşnutsuzluklarını yener.” Bu yengi için bir amaç, bir misyon, 2. Alışkanlığa bağlı kesin bir yön ve değer duygusu, başka şeylere “hayır” demeyi mümkün kılacak içten gelen ateşli bir “evet!” gereklidir. Ayrıca özgür irade, istemediğiniz bir şeyi yapabilme gücü ve bir etki ya da arzunun değil, kendi değerlerinin bir işlevi olmak da gereklidir. İlk proaktif yaratınıza karşı kişisel bütünlükle hareket etme gücüdür bu.

Acil konular genelde gözle görülür. Üstümüzde baskı oluştururlar. Bizi hemen harekete geçmeye zorlarlar. Çoğu kez başkalarının istedikleri şeylerdir, tam karşımızda dururlar. Hatta çoğu hoş, kolay ve zevkle yapılacak şeylerdir. Ama çoğunlukla önemsizdirler! Önem ise sonuçlarla ilgilidir. Bir şey önemliyse, görevinize, değerlerinize, öncelikli hedeflerinize katkıda bulunur.

Emireri ve Kaptan Yetkisi

Zamanı yönetmenin en iyi yöntemlerinden birisi de başkalarına yetki vermektir. İki tür yetki verme türü vardır. “Emireri” yetkisi ve “kaptan” yetkisi. Kaptan yetkisi daha çok çaba gerektirse de uzun vadede hem işinizi kolaylaştıracak hem de verimi artıracaktır. Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabında değinilir bu konuya. Uzun vadede yarar getirecek bir konu varsa kısa vadede yorulmayı göze alın.

Merhum J.C. Penney, verdiği en akıllıca kararın, artık her şeyi tek başına yapamayacağını anladığı zaman “dizginleri bırakmak” olduğunu söylemesiyle anımsanır. Çok uzun bir zaman önce verilen bu karar, yüzlerce mağaza ve binlerce insanın gelişip büyümesini sağlamıştır. Bir yönetici, bir saatlik çabayla ve etkili bir yetkilendirme yoluyla on, elli ya da yüz birimlik bir sonuç elde eder.

Pek çok insan sürekli olarak bu şekilde yetki verir. Ama bu ne kadar işe yarar? Yaptıkları her harekete müdahale ederek kaç kişiyi denetleyebilir ya da yönetebilirsiniz ki? Bu, tam bir emireri yetkisidir. Yöntemlerin teker teker denetlenmesidir. Kaptanlık yetkisi vermenin odak noktası yöntemler değil, sonuçlardır. İnsanlara yöntemi seçme hakkını tanır ve onları sonuçlardan sorumlu tutar. Başlangıçta daha fazla zaman alır, ama harcanacak zaman iyi bir yatırımdır.

Verilen işin başarısızlığa uğrayabilecek yanlarını biliyorsanız, onları açıklayın. Dürüst ve açıksözlü olun. Karşınızdaki kişiye bataklığın yerini ve vahşi hayvanların nerede bulunduğunu söyleyin. Tekerleği her gün yeniden icat etmek istemezsiniz sanırım. İzin verin de, insanlar sizin ya da başkalarının hatalarından ders alsınlar. Başarısızlığa gidebilecek yolları, yapılmaması gereken şeyi işaret edin, ama ne yapmaları gerektiğini söylemeyin. Onları sonuçlardan –kurallar dahilinde yapılması gereken şeylerden– sorumlu tutun.

Duygusal Bankanıza Yatırım Yapmak

Kökler olmadan meyve alamazsınız. Bu, sıralama ilkesidir: Özel Zafer, Genel Zafer’den önce gelir. Kendine egemen olmak ve kendini disipline sokmak, başkalarıyla iyi ilişkiler kurmanın temelidir.

Anlık çözümlerin bir seraptan ibaret olduğunu unutmayın. İlişkileri kurmak ve onarmak zaman alır. Oğlunuzun belirgin tepkisizliği ya da nankör görünüşü yüzünden sabırsızlığa kapılırsanız, bankadaki hesabınızdan pek yüklü bir meblağ çekmiş olur ve yaptığınız bütün iyi şeyleri bir anda yıkarsınız. “Senin için bunca şey yaptık, özverilerde bulunduk! Nasıl bu kadar nankör olabiliyorsun? Sana iyi davranmaya çalışıyoruz, sense böyle yapıyorsun! Hayret doğrusu!” Sabırsızlanmamak zordur.

Proaktif olmak, dikkatinizi Etki Alanınıza vermek, büyüyen şeyleri beslemek ve “köklerin ne durumda olduklarını görmek için çiçekleri koparmamak” karakter ister. Aslında anlık çözüm yoktur. İlişkileri kurmak ve onarmak uzun vadeli yatırımlardır.

Kişisel bütünlükten yoksun olmak, güçlü güven hesapları yaratmak için gösterilen diğer tüm çabaları boşa çıkarabilir. İnsanlar anlamaya, küçük şeyleri hatırlamaya, sözlerini tutmaya, beklentileri netleştirip yerine getirmeye çalışabilir, ama içten içe ikiyüzlü olduklarında güven birikimi yaratamazlar.

Kişisel Bütünlük için bazı tavsiyeler yer alsa da bunun temele inilerek çözülebilecek bir mesele olduğu hatırlatılıyor Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabında.

Kişisel Bütünlük Oluşturmak

Kişisel bütünlük sergilemenin en önemli yollarından biri, yanınızda olmayan kişilerin arkasından konuşmamaktır. Bunu yaparken yanımızda olanlara da güven veririz. Orada olmayanları savunurken, olanların güvenini koruruz. Diyelim ki sizinle baş başa konuşuyoruz. Amirimizi, yanımızda bulunsaydı cesaret edemeyeceğimiz bir biçimde eleştiriyoruz. Şimdi, birbirimize darıldığımız takdirde ne olur? Zayıflıklarınızı bir başkasının önünde açığa vuracağımı bilirsiniz. Çünkü amirimizin arkasından birlikte yaptığımız şey buydu. Benim huyumu öğrendiniz. Yüzünüze tatlı sözler söyler, sonra da arkanızdan sizi çekiştiririm. Bunu yaptığıma tanık oldunuz.

İşte ikiyüzlülüğün özü budur. Ama sizinle aramdaki hesapta bir güven birikimi oluşmasını sağlayabilir mi? Öte yandan, diyelim ki siz amirimizi eleştirmeye başlıyorsunuz, ben de size eleştirilerinizden bazılarının içeriğini kabul ettiğimi söylüyorum ve ikimizin ona giderek, işlerin nasıl düzelebileceğini etkili bir biçimde açıklamamızı öneriyorum.

O zaman, biri sizin arkanızdan konuştuğunda ne yapacağımı bilirsiniz, değil mi? Bir başka örnek olarak, diyelim ki sizinle ilişki kurmaya çalışırken, birisinin benimle paylaştığı bir sırrı açıklıyorum. “Aslında bunu sana söylememem gerekir, ama arkadaşım olduğuna göre…” diyorum. Bir başkasına bu şekilde ihanet etmem, sizinle aramda bir güven hesabı mı oluşturur? Yoksa bana gizlice söylediğiniz şeyleri başkalarına açıklayıp açıklamadığımı düşünmeye mi başlarsınız?

Bu tür ikiyüzlülük, birlikte olduğunuz kişinin hesabına yapılan bir yatırım gibi görünebilir; oysa aslında hesabı küçültür, çünkü kişisel bütünlükten yoksun olduğunu gösterirsiniz. Belki birini çekiştirmenin ya da bir sırrı paylaşmanın verdiği o geçici zevkin altın yumurtasını alırsınız. Ama o arada kazı boğar, sürekli zevk verecek bir ilişkiyi de zayıflatırsınız.

Karşılıklı bağımlı bir gerçeklikte kişisel bütünlük kısaca şudur: Herkese aynı ilkeler dizisine göre davranırsınız. Siz bunu yaparken, insanlar da size güvenmeye başlar. Bu tür bir bütünlüğün gerektirdiği dürüstçe yüzleşme deneyimlerini başlangıçta takdir etmeyebilirler. Yüzleşmek bir hayli cesaret ister. Çoğu kişi ise en kolay yolu seçer; yani, çekiştirip eleştirir, sırlara ihanet eder ya da başkalarının arkasından yapılan dedikodulara katılır. Ama uzun vadede, insanlar kendilerine karşı dürüst, açık ve nazik olursanız size güven ve saygı duyarlar. Yüzleştiğinize göre onları umursuyorsunuz demektir.

Güvenilmek sevilmekten üstündür derler. Bense uzun vadede, güvenilmenin aynı zamanda sevilmek anlamına geleceği kanısındayım.


4. ALIŞKANLIK – “KAZAN/KAZAN” DİYE DÜŞÜN

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabının bu bölümünde yazar, tüm ilişkilerinizde iki tarafın da yararına olacak şekilde anlaşmalar yapmanın ilerisi için büyük bir yatırım olduğunu hatırlatıyor. Kazan/Kazan dışındaki davranış biçimlerini ve sakıncalarını anlatırken kitapta kazan/kazan yöntemi ile ilgili başından geçen olayları anlatıyor. Kazan/Kazan durumu varsa mükemmel ama böyle bir durum yoksa “anlaşma yok” seçeneğine yönelmeniz gerekebilir. Eğer iki taraf anlaşamayacaklarını anlarsa bu kimseye zarar vermeyeceği gibi oluşan güven ileriki dönemlerde fayda sağlayabilir.

Bu konuyu daha iyi anlamak için yazar şu yapımları öneriyor : Enver Sedat’ın yaşam öyküsü Kimlik Arayışı İçinde (In Search of Identity) , Ateş Arabaları (Chariots of Fire) gibi filmler ve Sefiller (Les Misérables)

Kazan/Kazan, anlaşma ya da çözümlerin iki taraf için de yararlı ve tatmin edici olması anlamına gelir. Bir Kazan/Kazan çözümünde, tüm taraflar karardan memnun kalır ve hareket planına karşı bağlılık hisseder. Kazan/Kazan, yaşamı rekabete değil, işbirliğine dayalı bir arena olarak görür.

Kazan/Kazan’ın bir alternatifi, Bermuda için yarışma paradigması olan Kazan/Kaybet’tir. “Ben kazanırsam, sen kaybedersin.” der. Liderlik tarzında, Kazan/Kaybet otoriter bir yaklaşımdır: “Benim istediğim olur. Senin istediğin olmaz.” Önemli olan iki tarafında da çıkarlarına hizmet eden bir sistem kurarak herkesin yapılan işi benimsemesini sağlamaktır. Eğitim alanında, öğretmenler kabul edilen ölçütler çerçevesinde, bireyin performansına dayalı bir not verme sistemi kurabilir; öğrencileri, öğrenmek ve başarıya ulaşmak için üretken bir biçimde işbirliğine teşvik edebilirler.

Burada aklıma şöyle bir eğitim uygulaması örneği geldi. Matematikten yüksek puan alan bir öğrenciden düşük puan alanı çalıştırması istenir. Düşük puan alan öğrencinin ilk sınavına göre olan puanı ne kadar yükselirse, başarılı öğrenciye duruma göre onun yarısı ya da dörtte biri sözlü sınavına eklenebilir.

5. ALIŞKANLIK – ÖNCE ANLAMAYA ÇALIŞ, SONRA ANLAŞILMAYA ÇALIŞ

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabındaki öneriler arasında en kolay uygulanabilecek olan alışkanlık bu. Birinin ihtiyaçlarını anlayıp çözüm sunmak onu konuşarak ikna etmeye çalışmaktan daha akıllıcadır. Karşınızdakinin ne istediğini ve hissettiğini gerçekten anlamaya çalışın. Tek önemli olanın sizin aklınızdakiler olduğunu düşünmek hatadır.

“Önce anlamaya çalış” ilkesi çok esaslı bir paradigma değişimi gerektirir. Genelde, önce anlaşılmak isteriz. Çoğu insan karşısındakini anlamak amacıyla değil, yanıtlamak amacıyla dinler. Ya konuşurlar ya da konuşmaya hazırlanırlar. Kendi yaşam öykümüzle ve haklı olduğumuz düşüncesiyle dolu oluruz. Anlaşılmak isteriz. Konuşmalarımız kolektif monologlara dönüşür ve karşımızdaki kişinin içinden neler geçtiğini hiçbir zaman tam olarak anlayamayız.

Empatiyle dinlemekten kastım, “aktif” dinleme ya da “ayna tutarak” dinleme teknikleri değildir. Bunlar temelde karşı tarafın söylediklerini aynen yinelemek anlamına gelir. Bu tür dinleme, karakter ve ilişkilerden kopuk bir beceri temeline dayanır ve çoğu kez, “dinlenilen” kişiyi alçaltır. Diğer insanların çıkış noktalarını doğru anlamadıkça, karşılıklı bağımlı azami üretimi sağlayamazsınız. Karşınızdaki insanlar gerçekten anlaşıldıklarını hissetmiyorlarsa, kişiler arası ÜY’ye –dolgun Duygusal Banka Hesaplarına– sahip olamazsınız.

İyi bir mühendis, köprünün tasarımını yapmadan önce etki yapan kuvvetleri, gerilimleri anlar. İyi bir öğretmen, ders vermeye başlamadan önce sınıftaki öğrencileri değerlendirir. İyi bir öğrenci uygulamaya geçmeden önce anlar. İyi bir anne-baba değerlendirmeden ya da yargılamadan önce anlar. Doğru yargıya varmanın anahtarı anlamaktır. Önce yargılayan bir kişi hiçbir zaman tam olarak anlamaz.

Sunum yapmaya gittiğinde bir arkadaşım söze şöyle başlamıştı: “Öncelikle sizin gerekçelerinizi ve bu sunum ile tavsiyelerim hakkındaki kaygılarınızı iyi anlayıp anlamadığımı görmeme izin verin lütfen.” Karşınızdakilerin bakış açısını onlar kadar, hatta daha iyi açıklayın; sonra da kendi görüşünüzün onların değer yargılarına göre anlaşılmasını sağlamaya çalışın.

6. ALIŞKANLIK – SİNERJİ YARAT

Sinerji nedir? Bu alışkanlığın özünde yatan şey farklılıklardan faydalanmayı bilmek. İki kişi bir araya geldiğinde ikisinin ayrı ayrı üreteceği şeylerin fazlasını üretirler. Parçaların bir araya gelerek bütünü aşması olayıdır sinerji. Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabında sinerjinin iş yerinde, okulda ve ailede kullanımı ile ilgili örnekler var.

Sinerji nedir? En basit tanımıyla, bütünün kendi parçalarının toplamından daha büyük olması demektir. Sinerji, gereğince anlaşıldığı zaman, bütün yaşam süresince en üst düzey etkinliktir. Bütün diğer alışkanlıkların gerçek sınavı ve ifadesidir.

Sinerji, doğanın her yerinde vardır. İki bitkiyi yan yana diktiğinizde, kökler birbirine karışır ve toprağın niteliğini artırır; böylece her ikisi de, ayrı ayrı büyümesine oranla daha iyi yetişir. İki tahta parçasını bir araya getirirseniz, ayrı ayrı taşıyabilecekleri ağırlıktan çok daha fazlasını kaldırırlar. Bütün, parçalarının toplamından daha büyüktür. Bir artı bir, üçe ya da daha fazlasına eşit olur. İnsanlar gerçek sinerjiyi yaşadıktan sonra, bir daha asla eskisi gibi olmazlar. Zihinlerini genişletecek bu tür serüvenlere gelecekte de katılabileceklerini bilirler.

7. ALIŞKANLIK – BALTAYI BİLE 

Kendimizi nasıl geliştiririz? Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabının bu soruya doğrudan cevap veren bölümü biraz burası. Bu alışkanlık kişinin kendini nasıl geliştireceği ile ilgilidir. Balta sahip olduklarımızdır. Aslında kişinin kendisini geliştirmesi ve kendisini aşması kendisini bulmasından başkası değildir. Bilgelik hep dışarda aradığımız o şeylerin içerde olduğunu anlama sürecidir.

Bu, yaşam boyu yapabileceğimiz en önemli yatırımdır; yaşamla başa çıkmak ve katkıda bulunmak için elimizdeki tek araç olan kendimize yaptığımız yatırımdır. Biz, kendi çalışmalarımızın aracıyız ve etkili olmak için de, baltayı bu dört biçimde bilemeye düzenli olarak zaman ayırmanın önemini kabul etmeliyiz.

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı – Kendimizi nasıl geliştiririz?

Fiziksel Boyut

Fiziksel boyut, fiziksel bedenimizin etkili bir biçimde bakımıyla ilgilidir; doğru besin almak, yeteri kadar dinlenip gevşemek ve düzenli olarak egzersiz yapmak.

Ruhsal Boyut

Ruhsal boyutun yenilenmesi yaşamınızda liderliği sağlar. Bu, 2. Alışkanlık’la yakından ilişkilidir. Ruhsal boyut sizin özünüz, merkeziniz, değer sisteminize olan bağlılığınızdır. Hayatın çok özel, son derecede önemli bir alanıdır. Size ilham veren, yücelten, sizi tüm insanlığın kalıcı hakikatlerine bağlayan kaynaklardan yararlanır. İnsanlar bunu çok farklı biçimlerde yaparlar.

Kendimizi zihinsel olarak nasıl geliştirebiliriz?

Zihinsel Boyut

Zihinsel gelişimimizle çalışma disiplinimizin büyük bir bölümünü formel eğitim sağlar. Ama okulun dış disiplininden kurtulur kurtulmaz, çoğumuz zihnimizin körelmesine izin veririz. Artık ciddi kitapları okumaz, etkinlik alanımız dışındaki yeni konuları derinlemesine incelemeyiz. Analitik düşünmeyiz, yazmayız; en azından eleştirel bir biçimde ya da kendimizi açık, damıtılmış, kısa ve öz bir dille ifade etme yeteneğimizi sınayacak şekilde yazmayız. Onun yerine, zamanımızı televizyon seyrederek geçiririz. Sürekli yapılan araştırmalar evlerin çoğunda televizyonun haftada otuz beş ile kırk beş saat arası açık olduğunu gösteriyor. Bu, pek çok kişinin iş yerinde çalışırken geçirdiği zamana eşit ve çocukların okulda geçirdikleri süreden uzundur.

Zihinsel baltayı bilemenin bir diğer güçlü yolu da yazmaktır. Düşüncelerimizi, deneyimlerimizi, içgörülerimizi ve öğrendiklerimizi kaydettiğimiz bir günlük, zihnin berraklığını, keskinliğini artırır ve bağlamı genişletir. Güzel mektuplar yazmak, olayların yüzeysel, sığ düzeyinde değil de, duygu ve düşüncelerin daha derinlerdeki düzeyinde iletişim kurmak, iyi düşünme, doğru akıl yürütme ve etkili bir biçimde anlaşılmayı sağlama yeteneğimizi de etkiler.

Zihni düzenli olarak bilgilendirip genişletmenin, iyi metinler okuma alışkanlığını edinmekten daha iyi bir yolu yoktur. Bu da güçlendirici bir II. Kare etkinliğidir. Bu sayede dünyadaki gelmiş geçmiş ya da şu anda var olan en iyi zihinlerin içine girebilirsiniz. İşe ayda bir kitap okumayı hedef alarak başlamanızı, sonra bunu iki haftada bir kitaba, sonra da haftada bir kitaba çıkarmanızı öneririm. “Okumayan kişi, okumayı bilmeyenden daha iyi durumda değildir.”

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabında bu tavsiyeler ayrıntılı. Özet olarak, daha az tv, daha fazla okuma ve yazma etkinliği önerisi var. Bu alışkanlık aynı zamanda üretim yeteneğimizi artırmak ile doğrudan ilgili.

Sosyal/Duygusal Boyut

Güvenlik duygusu hizmetten, başkalarına anlamlı bir yardımda bulunmaktan da gelir. Önemli kaynaklardan biri, işinizdir. Katkıda bulunduğunuzu, yaratıcı olduğunuzu ve gerçekten bir fark yarattığını görmenizdir. Bir diğer kaynak ise, adınızı açıklamadan yaptığınız, kimsenin bilmediği ve hiçbir zaman bilmeyeceği hizmettir. Önemli olan bilinmesi değil, başkalarının yaşamına değer vermektir. Hareket nedeniniz tanınmak değil, etkilemektir.

Herhangi bir boyutta baltayı bilemek için yaptıklarınız, diğer boyutları da olumlu bir biçimde etkiler; çünkü bu boyutlar birbirleriyle son derece ilişkilidir. Fiziksel sağlığınız, zihinsel sağlığınızı etkiler; ruhsal gücünüz, sosyal/duygusal gücünüzü etkiler. Bir boyutta ilerleme kaydederken, aynı zamanda diğer boyutlardaki yeteneğinizi de artırırsınız.

Bu yazıda Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabından beğendiğim yerleri alıntıladım. Çok yüzeysel oldu fakat en azından alışkanlıkların ne ile ilgili olduğu anlaşılmış oldu. Kitapta konular sadece anlatılmıyor. Örnekler ve yönergeler var hayatınızda uygulayabilmeniz için. Açıkçası ben kitaba önyargı ile, eleştirmek için başladım ama MEB boşuna 2017 yılı yaz seminerinin inceleme konusu olarak bu kitabı vermemiş diye düşündüm. Yakın çevremdekilere önerdiğim gibi dayanıp yazıyı sonuna kadar okuyan size de öneriyorum. Kitabı buradan satın alabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Theme by Anders Norén