Feminizm Nedir, Neyi Savunur?

Feminizmi “ataerkilliğe ve cinsiyetçiliğe karşı kadınlar ve erkekler için toplumsal eşitliği destekleme” olarak kısaca tanımlayabiliriz. Fakat feminizmi anlamak için öncelikle toplumsal cinsiyet tabakalaşmasını bilmemiz gerekir. Ki bu konu üzerinde halihazırda giderek büyüyen bir çalışma alanı vardır. Feminizm ise bu meselenin yalnızca bir veçhesi olarak düşünülebilir.

Bu anlamda toplumsal cinsiyetten kısaca bahsetmek burada uygun olacaktır.

Toplumsal Cinsiyet

Cinsiyet (sex); biyolojik bir farklılıktan ibaretken -kadınlar XX kromozomları, erkekler XY kromozomlarından oluşur- toplumsal cinsiyet (gender) toplumun kadın ve erkek olmaya verdiği anlamlarla ilgilidir.

Toplumsal cinsiyet çalışmaları; toplumların cinsiyete verdiği anlamların sosyal tabakalaşmaya etkisini incelemektedir. Nitekim cinsiyet tabakalaşmasının küresel bazda bir gerçeklik olması dolayısıyla dünya üzerindeki durumları incelemekte, toplumsal cinsiyette en yaygın anlayış olan ataerkillikle aralarındaki ilgiyi incelemekte, kadınlar ve erkekler üzerinde oluşturduğu avantaj ve dezavantajları üzerinde durmaktadır. Bunların yanı sıra toplumsal cinsiyet davranışlarının; toplumda ırk ve etnisitenin, ekonomik farklılıkların yarattığı gibi bir tabakalaşma yarattığı öne sürülmektedir. Bu açıdan cinsiyetçi tabakalaşma; toplumsallaşmayı (akran grupları, kitle iletişim araçları vs.) inceler. Aileyi, eğitimi, ekonomi/işi, gelir ve zenginliği toplumsal cinsiyet bağlamında açıklamaya çalışır. Elbette günümüzde pek çok kadın cinayeti, aile içi şiddet, cinsel istismar gibi şiddet türlerini de toplumsal cinsiyet bağlamında açıklamaktadır.

Biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki bağıntıyı en iyi “toplumsal cinsiyet rolleri” açıklar.

Her birimiz bir cinsiyete sahip olarak dünyaya geliriz ( istisnaları hariç tutarak) er (male) ya da dişi (female) oysa toplumsal olarak oluşturulan bir erkek (man) ve kadın (woman) vardır. Bu cinsiyet doğduğumuzdan beri bize yansıtılır ve her gün yine ve yeniden inşa edilir. Önceden belirlenmiş ve sürekli olarak tekrarlanan rol dizgelerini benimser ve hayatımızı bunlarla devam ettiririz.

Üç Ana Yaklaşım

Elbette her toplumsal meselede olduğu gibi toplumsal cinsiyet meselesinde de üç ana yaklaşım toplumsal cinsiyete yönelik açıklamalar getirmiştir.

Yapısal-işlevselci yaklaşım;

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin faydalı olduğunu söyler çünkü Parsons’a göre toplumun bütünleşmesine yardımcı olur. Toplumsal cinsiyet aile birliğini sağlamak amacıyla, erkeklere ve kadınlara sorumluluklarını yerine getirmek için rol dizgeleri verir. Bu roller de bellidir malumunuz; kadınlar ev işleri ve çocuklarla ilgilenirken erkekler iş gücüne katılırlar. Bu yüzden toplumsal cinsiyet, sosyalizasyonda önemli rol oynar.

Sembolik etkileşim yaklaşımı;

Toplumsal cinsiyetin gündelik etkileşimin her alanında bulunduğuna dikkat çeker. Biz gündelik etkileşimlerimizi bu toplumsal cinsiyet algıları üzerinden kurarız. Kadınlık ve erkeklik rolleri bütün etkileşimimizde var olur.

Toplumsal olarak oluşturulan roller, kişinin doğumundan itibaren başlar -kızlara pembe erkeklere mavi kundaklar hazırlanması, kız çocuklarının kati surette gizlemek zorunda oldukları “namahrem” bölgeler sıra erkek çocuklara geldiğinde “pipini göster oğlum amcalara” şekline evrilir- ve toplumsal pratiklerle yeniden üretilir. Bu açıdan John Berger’in aşağıdaki sözleri kadınların yaşadıkları çevrede kendilerine dayatılan rol yapma işini nasıl benimsediklerini görmek açısından değerlidir.

Kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir
yerde doğmak demektir. Kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. Ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına olmuştur. Kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. Hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır. Bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendisini yürürken ya da ağlarken görür. Çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemesi, bunun
gerekli olduğu öğretilmiştir ona.

John Berger/ Görme Biçimleri, sf. 51

Benzer olarak insanlara dayatılan toplumsal cinsiyet rolleri hakkında, feminizmin kuramsal alt yapısını oluşturan Simone de Beauvoir şöyle diyor:

Kadın doğulmaz, kadın olunur.

Genç Kızlık Çağı, sf. 257

Sosyolojiye birçok kavramı kazandıran Erving Goffman toplumsal etkileşimleri incelediği kitabında sahne önü ve arkasındaki rolleri incelerken kadınların sahne arkasına geçip rollerinden kurtulduklarında nasıl olduklarına dair Beauvoir’den alıntılayarak şunları söylüyor:

“Simone de Beauvoir erkek seyircilerin olmadığı durumları anlatırken bu sahne arkası faaliyetlerin canlı bir resmini çiziyor: … Erkeğin karşısında sürekli rol yapar; önemsiz eş statüsünü kabul etmiş gibi yaptığında yalan söyler, taklit, kostümler ve öğrenilmiş sözlerle erkeğe hayali bir kişilik sunduğunda yalan söyler. Bu tiyatroculuk sürekli bir gerilim getirir: … Bir kadın başka kadınlarla bir aradayken sahne arkasındadır; donanımını hazırlıyordur, ama savaşta değildir; kostümünü ayarlıyor, makyajını yapıyor, taktiklerini belirliyordur; sahneye girişini yapmadan önce kanatlarda sabahlığı ve terlikleriyle bekler; bu sıcak, rahat, gevşek hava hoşuna gider. … Kimi kadınlar için bu sıcak ve uçarı yakınlık erkeklerle ilişkinin ciddi havasından daha tatlıdır.”

Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu, sf 113

Çatışmacı Yaklaşıma göre ise;

Toplumsal cinsiyet tabakalaşması eşitsizlik ve çatışma üretir.

Marx kapitalist sistem analizi yaparken kadınları meseleye dahil etmemişti zira o ekonomi üzerinden açıklıyordu toplumu, yani endüstriyel üretimi baz alarak. Oysa kadınlar bu dönemde henüz iş yaşamında yer almıyordu bu yüzden bu konuya Engels parmak bastı. Onun düşüncesine göre artı ürün ne zaman ortaya çıktı, kadının rolü değişti ve köleleşti. Avcı-toplayıcılıkta kadın erkekle eşit değerdeyken artı ürünün ortaya çıkmasıyla kadının sorumlulukları azaldı; kadın çocukların ve evin bakımından sorumlu oldu. Bu da onu nispeten vasıfsızlaştırdı. Kapitalizmle beraber bu vasıfsızlaşma ve değersizleşme şiddetlendi.

Fakat handikapları var bu düşüncenin çünkü endüstriyel üretimi az olan ülkelerde Batı ülkelerine göre kadınlar daha aşağı konumdalar.

Feminizm bu çatışmacı kuramdan alır kaynağını; kadınlık ve erkekliğe verilen anlamlar güç ilişkileri üzerine kurulmuştur. İnsanın temel insani hakları, kadınlar hilafına görmezden gelinir ve sistem erkekleri kollar. Ataerkil (patriyarkal) toplumlar bu yüzden kadınları her açıdan ikinci cins konumuna koyar.

Fransız İhtilali’nden bu yana birçok toplumsal hareket ortaya çıktı, bunun ardından dünyada birçok değişim gerçekleşti şüphesiz bunlardan en önemlisi sanayi devrimiydi. Gerçekten bu olumlu veya olumsuz yanlarıyla en kayda değer devrimdi. Çok büyük toplumsal, ekonomik, siyasal çıktıları vardı.

Sanayi Devrimiyle beraber eli hamurdan çıkmayan kadınlar özel alandan, kamusal alana çıkma imkanı bulmuştu. Aslında endüstriyel üretimin teknolojik alt yapısı kadın ve erkeğin arasındaki biyolojik farklılıkları asgariye indiriyordu. Zira artık kol gücüne gerek kalmamıştı ağır işleri insanlar yerine makineler yapıyordu.

Kadınlar iş yaşamına girdikten sonradır ki bağımlı konumlarının bir nebze bilincine vardılar burada Virginia Woolf’ün “kendine ait bir oda” düşüncesi oldukça değerlidir.

Ona … kendine ait bir oda ve yılda beş yüz sterlin verin; bırakın aklından geçeni söylesin; şimdi uğraşmak zorunda olduğu şeylerin yarısını alıp götürün…

(Kendine Ait Bir Oda, sf. 111)

Woolf, kurgu ve kadınlar üzerinden yazmaya giriştiği kadınların özgürleşiminin yolunu -bu oldukça içsel bir özgürleşimdir- yukarıda alıntıladığım cümlesinde ifade ediyordu.

Üzerinde kilidi olan bir oda, kadınların yalnız başına düşünebilecekleri bir alanı temsil ederken 500 sterlin düşünme gücünü temsil ediyor çünkü aç insan düşünemez.

Kadınların feminist bir bilinç oluşturabilmesini sağlayan aracın, sanayiyle beraber kazandığı yılda 500 sterlin temsilindeki maddi refah sağlayıcı para ve kendilerine ait bir oda olması ihtimali yüksektir.

Kadınlarda oluşan bu göreceli bilinç Marx’ın kapitalizm analizindeki sınıf bilinciyle benzerlik gösteriyor gibi.

Marx, materyalist tarih anlayışıyla toplumun gelişimini diyalektik bir yapıda açıklar. Ona göre tarih, üretim araçlarını elinde bulunduranlarla (feministler için para) ondan yoksun olanlar arasındaki çatışmayla ilerler.

Tarihin başında ilkel komünizm vardır, burada avcı toplayıcılık olduğu için herkes eşit biçimde tüketir, beraberlik içerisinde kazanır ve yerdi. Tarihin bu dönemi altın çağdır, “köle-efendi” yoktur.

Bu dönemden sonra silahı elinde bulunduran kişi altın çağı bozar ve o kişi efendi olurken diğer kişiler köle durumuna düşer.

Bu dönemden sonra tarımsal üretimin olduğu feodal dönem gelir. Bu dönemde toprağı elinde bulunduran feodaller ezerken toprağa bağlı yaşayan serfler ezilen sınıftır.

Bu dönemden sonra çok büyük bir teknolojik ve ekonomik değişim olur ki bu sanayi devrimidir. Sanayi devriminden sonra üretim aracını yani sermayeyi elinde bulunduran sömürürken işçiler sömürülen olmuştur. Kapitalizm evresi denilen bu evre sömürünün en şiddetli gerçekleştiği evredir. İşçi sınıfının; işine, emeğine ve sınıfına yabancılaştığı bu evreyle sömürü boyut atlamıştır. Burası tam bir karanlıktır. Fakat tam da burada Marx, karanlığın en koyu olduğu yer şafağa en yakın olunan yerdir aynı zamanda, der.

Kapitalizm evresi sömürünün en şiddetli yaşandığı evredir fakat diğer evrelerde görülmemiş ve aydınlığı getirecek olan en önemli enstrümanı; “boş zaman”ı beraberinde getirmiştir.

Bu vakte kadar köleler daimi olarak birinin kölesiydi, serfler daimi olarak birinin çalışanıydı bu bu insanların bütün günleri çalışmak ve en iptidai ihtiyaçlarını karşılamakla geçiyordu.

Kapitalizmde ise işçiler makinelerin başında çalışıyorlar ve fabrika sistemi içerisindeki düzen itibariyle mesai saatleri dışındaki vakitleri onlara kalıyordu. Bu; düşünmek için, kendi konumlarının farkına varabilmeleri için iyi bir imkandı. Aç ayının oynayamayacağı gibi sürekli çalışan insanlar da düşünemiyordu. İşçiler boş zamanlarında düşünmeye vakit bulduklarından kendi konumunun ve sınıfının farkına varacaklar ve bu da ‘sınıf bilinci’nin doğmasını sağlayacaktı.

Sınıf bilincine sahip işçiler proleter devrimi gerçekleştirip sosyalizm evresine geçeceklerdi. Bu evrede eşitlik sağlanacak, üretim araçları bütün halk için çalışacak, artı ürün tüm toplumun kullanımına sunulacaktı. Bu evreden sonra da iktidar üreten devlet kurumunun da ortadan kaldırıldığı modern komünizm evresine geçilecekti.

Marx sınıfsal tabakalaşma üzerinden bir analiz yapmıştı ve var olan kötü gidişatı değiştirecek şeyi “boş zaman” olarak göstermişti. Toplumsal cinsiyet tabakalaşmasında da benzer taraflar dikkati çekiyor.

Sınıf Bilinci Ve Cinsiyet Bilinci Benzerliği

Kadınlar çağlar boyunca öteki cinsin, erkeklerin, egemenliği altında yaşamış, hangi sınıfta bulunuyorsa bulunsun bireysel var oluşu bir erkeğin varlığına dayandırılmış, özel alandan kamusal alana geçememiş, eli hamurdan çıkamamış, her zaman ya birinin annesi, kardeşi, eşi, veya kızı olmuştur. Bireysel var oluşu iyeliği altında kaldığı kişilerin var oluşu altında ezilmiştir.

Kadınlar için fabrika kampüsleri içerisindeki yaşam bir nevi kamusal alanın kapısı olmuştur. Kadınların ev işleri gibi harcanan zamanı ve emeği her zaman göz ardı edilmiş ve tıpkı serflerde olduğu gibi gün ve haftalarının tümünü işgal eden işleri yapmışlardır. Sanayileşmeyle beraber mesai saatleri dışındaki zamanları, dinlenme zamanları haline geldi ve bu boş zaman onların kendi konumlarını anlamaları açısından pozitif etki etti. Ayrıca kendileri gibi benzer deneyimleri yaşayan kadınlarla bir araya gelmek toplumsal bir hareket oluşturabilecek birlikteliğin oluşmasını sağladı.

Ayrıca Woolf’unda özellikle dikkati çektiği ekonomik özgürlüğün sağlanması, kadınlarını ücretli iş yaşamına girmesi onlar için hayatta kalmanın koşulunu evlilik dışında bir alternatif sağladı.

Marx’ın sosyalist devrimin altın anahtarını başkası için sınıf yerine kendisi için sınıf olmak olarak gördüğü gibi kadınlar da artık başkaları için insan değil “kendisi için insan (per se una)” olmaya başlayıp bir dayanışma üreterek devrim denmese de kadınlar lehine değişikliklerin kapısını açtı.

Elbette ki fabrikalarda çalışmaya başlayan kadınları bağımsızlaştıran en önemli etkenlerden biri ekonomik bağımsızlıklarını kazanabilmeleriydi.

Ayrıca zannımca kendi statüsel konumları benzer olan diğer kadınlarla aynı kaderi paylaşmak onlarda kız kardeşlik duygusu ve bir biz algısı oluşturmuş olmalıdır.

Günümüz tarih ve coğrafya kitaplarında nüfus değişimlerini incelerken nüfustaki düşüşün sebeplerinden biri olarak kadınların iş yaşamına girmesinin gösterilmesi tesadüf değildir.

Kadınlar iş yaşamına girince kendilerine bakımı vesaire yüzünden engel teşkil eden çocukları istememektedirler ayrıca gittikçe gelişen tıbbi ilerlemeyle kadınlar doğum kontrol yöntemlerini, öğrenmiş, kullanabilmişler.

Bu gelişim nüfusun değişmesine sebep olurken aynı zamanda kadının kendi bedeni üzerindeki bilinci ve bilhassa hakimiyetinin çarpıcı bir biçimde geliştiğini göz önüne serer.

Ülkemiz özelinde bazı meseleler

Türkiye’de sağlıkçıların anne ve bebek sağlığına zarar veren durumlarda tavsiye ettikleri kürtaj dışında kürtajlar yasaklanmıştır. Bu karar kadınların buna başkaldırmasına ve bedenleri üzerinde kendi isteklerinin esas olduğu söylemlerini doğurmuştur. Türkiye’de bu uygulama her ne kadar dini saiklerle yapılıyorsa da kadınlar bedenleri üzerindeki bu tür kararları kendilerinin alabileceğini vurgulamaktadır.



Kadınların iş yaşamına girmekle edindikleri bilinç endüstrizmin pozitif çıktısı olsa da kapitalizmin kadınları kayıran bir tarafı olduğu algısı oluşmamalıdır. Kapitalizmin çarkına takılan her kim olursa olsun ezilmeye mahkum olmuştur.

Modern Times

Kadınların negatif konumları kapitalizmle beraber şiddetlenerek sürdürülmektedir. Çoğu istatistiksel araştırma gösteriyor ki kadınlar özel sektörde erkeklerle aynı işleri yapmalarına rağmen erkeklerden daha düşük ücretlerle çalışmakta, iş yaşamında fiziksel, ekonomik, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalmaktadır.

Cam Tavan Etkisi

Yine bazı araştırmalara göre; kalifiye iş kollarında,aynı sektör içerisinde yönetici konumda erkekler bulunurken kadınlar daha niteliksiz işlerde çalışmaktadır. Bunun sebebi olarak kadınların yeteneklerinin sınırlı olduğu algısı, erkelerin mantıklı kadınların ise iş yaşamının yükünü kaldıramayan duygusal varlıklar olduğu, iş yaşamının rekabet gerektirdiği erkeklerin rekabetçi, kadınların işbirlikçi yapılarından dolayı iş yaşamına uygun olmadıkları gibi düşünce ve algılardır. Ancak her sene açıklanan ekonomi istatistiklerinde kadın CEO’ların giderek büyüyen başarıları daha fazla göz önüne çıkmaktadır.

Halihazırda feminist literatürde kadınların iş yaşamında karşılaştıkları en dikkat çeken psikolojik şiddet türü “cam tavan sendromu”dur. Literatürde bu cam tavan etkisini gösteren/ kanıtlayan onlarca bilimsel makale bulunmaktadır. Bir tanesi için bkz:

Cam tavan etkisini kısaca açılamak gerekirse;

“Wirth’e (2001) göre cam tavan, örgütsel bir takım işlem ve kararlar veya örgütteki insanların sahip oldukları ön yargılar tarafından oluşturulan, kadın çalışanların örgütte üst yönetici pozisyonlarına gelmelerini engelleyen, ancak herhangi bir şekilde görünür olmayan yapay engellerdir.”

İş yaşamında kadın olmak

İş yaşamıyla ilgili olarak kadınların önündeki engellerden biri de çocuk yapmalarına bağlı olarak izin kullanma durumlarıdır. Kadınların, hamilelik izni, doğum izni gibi izinlerinden dolayı iş yaşamında erkekler daha çok tercih edilmektedir.

Kadınların iş yaşamıyla ilgili olarak gözden kaçmaması gereken ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en bariz görüldüğü yer ev-içi işlerdir.

Bir kadın ve bir erkek bir fabrikada aynı işi yaparlar, mesai saatleri aynıdır. Fakat mesai saatleri dışındaki zamanda kadınlar evin tertip ve düzeni, temizlik, yemek ve çocukların bakımıyla ilgili bilumum ev işini yapmaktayken erkekler kadınlık rolleri için tanımlanmış ev içi işlere bulaşmamaktadır. Erkekler daha üstün olarak görülen kamusal işleri benimsemektedir ve kadınların bu alana girişi ataerkil sistemin örf ve adet kurallarına göre ayıplanarak engellenmektedir.

Bugün kadınların görünmeyen emeği/ ev-içi emek, büyük bir tartışma alanı içerisine girmiştir. Ülkemizde de kadın örgütlerinin çalışmalarıyla ev içi emeğin ücretlendirilmesi talepleri hükümet gündeminde tartışılmaktadır.

Bu konu hakkında geniş çaplı bir çalışma için bkz:

Cinsellik ve Beden

Kadının iş yaşamında karşılaştığı üreme yetisiyle ilgili (yalnızca iş yaşamıyla da ilgili olmayarak) sorunlar feminist tartışmaların gündemi olmuştur. Ve kadınlar gün geçtikçe kendi beden ve cinsellikleri hakkında düşünüp, toplumsal olarak zihniyet değişimi üretmeye ve pratik çıktılar almaya çalışmaktadırlar.

Toplumsal cinsiyet çalışmaları, bedenin algılanışını tarihsel olarak inceler, politikleşmesine ve çağın zihniyetine göre nasıl yeni anlamlar edindiğini gösterir. Örneğin kapitalist ekonomide kadın bedeni cinsel bir objeye, yani tüketim kültürü açısından bu obje bir meta (değişim amacıyla üretilen ürün) haline dönüşmüştür. Bu da bedenin sermaye olarak ortaya çıkmasını öngörür.

Ayrıca feministler, kadın cinselliğine yönelik hakim anlayışı da eleştirerek kadın bedeni ve cinselliğine yönelik çarpık zihniyetin kadınları kısıtlayıcı, onların haklarını ihlal edici taraflarını ortaya çıkarmaktadırlar.

Hakim anlayış ve bilgi biçimlerinin toplumsal sorunlar ürettiğini, kadının bu anlayışlarla üretilen edilgen durumunu; taciz, tecavüz, kadın ve töre cinayetlerine ön ayak olduğunu gösterir. Bu anlayışların ürettiği sorunları gösterip hem zihniyete hem de ürettiği sorunlara karşı teorik ve pratik çözümler üretmeye çalışır.

Kadın ve cinsellik
“Benim bedenim, benim seçimlerim”

Feminizmin tarihi olarak gelişimi 1. dalga feminizm ve 2. dalga feminizm olarak ifade ediliyor:

Birinci Dalga Feminizm:

Kadınların oy kullanma talepleri üzerinden ilerleyen hak arayışlarıydı. Bu, kadınların kamusal alanda kendisini ortaya koyma mücadelesi olarak görülebilir. Çünkü kadınların yeri evle sınırlı kalmaktaydı. Mülksüz bir erkek oy kullanabiliyorken orta sınıftan burjuva bir kadın bile oy kullanamıyordu.

Ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla kadınlarda, ulusun yeni kuşaklarını eğiten anne vasfını kabul etmekten ziyade özerk bir insan ve yurttaş olma talepleri gelişti.

Kadınların oy kullanma hakkı bugün o kadar normaldir ki bunun uğruna mücadele edilmiş olması bizi şaşırtabilir. (Zannederim ki bugün, feministlerin uğruna mücadele ettiği haklar için de gelecek kuşaklar şaşıracaktır.)

Oysa bu mücadelelerin arka planında öyle karşıt bir güce karşı çıkılmıştır ki o karşıt güç Orta Çağ’da “kadının ruhu var mıdır?” sorusunu ortaya atmış, bir kıyım olarak anılması gereken “cadı avı”na çıkarak kadınlara kitlesel bir savaş başlatmıştı.

Eşitlik uğruna ya rab ne güneşler batıyor;

İkinci Dalga Feminizm:

İkinci dalga feminizm 1960’lardan itibaren kadınların beden, cinsellik, toplumsal cinsiyet, toplumsal iş bölümü gibi konuları tartıştığı bir dönem olmuştur. 1. Dalga feminizmle elde edilen oy kullanma hakkı belli hedeflere ulaşılmasıyla feminist hareketleri yavaşlatmıştı, fakat bu durağanlık, kadınların endüstriyel üretime katılmasının getirdiği sosyal değişimle beraber kadınların başka bazı meseleler üzerine düşünmeleriyle atlatıldı. Kadınlar yeni bir bilinç geliştiriyordu; sanayi ve modernleşme bunun en bariz tetikleyicileriydi.

“Kız kardeşlik güçlüdür.”

Bu yeni tür feminizm kadınların benzer baskılara karşı ortak çıkarları için mücadele etmeyi ifade eden “kız kardeşlik” düşüncesi etrafında gelişmişti. Burada kişisel olanın politik olduğu fikrinin karşılığı olarak özel deneyimlerin paylaşılarak kadınların sorunlarına çareler üretileceği fikri oluşmuştur.

Kız kardeşlik düşüncesi bir süre sonra eleştiriye maruz kaldı. Deneyimlerin anlatılması yoluyla belli bir politikleşme ve bilinç elde edilmesine rağmen bu durum bir meta bakış oluşturmayı engelliyordu. Ayrıca kız kardeşlik düşüncesi kendi başına kadınlar arasındaki ayrımları ve farklılıkları göz ardı ediyordu.

Kız kardeşliğin eleştirilmesi feminizm içinde yeni feminizmlerin oluşmasına yol açtı. Temelde kadınların ataerkil sistem içerisinde ezilmişliğini engellemeyi amaçlayan feminist düşünceler bunun hangi yollarla gerçekleştirileceği konusunda ayrışıyordu.

Feminizm Türleri

Kız kardeşlik düşüncesinin kadınları bütünlüklü bir yapıda açıklayan tavrı benzer baskıların farklı konumdaki kadınlar için farklı yaşandığı olgusunu yadsıyordu. Kadınlar arasındaki güç ve çıkar ilişkileri, kadın mücadelesinde farklı yolları gerekli kıldı.

Liberal Feminizm

Liberal feminizm, liberal demokrasinin özgürlükçü ve eşitlikçi ilkelerine rağmen kadınların ikincileştirilmesi yönünden eşitsizlik üretmesini çelişkili bulur. Ve bunun üzerinden eşit özne konumunu talep eder. Liberal feminizm hak eşitliğine yaptığı vurguyla kendini gösterir.

Buradaki eşitlik, genel toplumsal eşitsizlikleri göz ardı edip asal olarak kanun önünde eşitlikle beraber medeni ve siyasal hakların kazanılmasını tartışma konusu ediniyordu. İlerleyen zamanlarda erkek ve kadınlar arasındaki eşitliğe ek olarak kadınlar arasındaki eşitsizliği yok etmeye yönelik adımlarıyla özellikle bunda devlet desteğini sağlayarak sosyal liberal bir nitelik kazanmıştır.

Feminizm türleri içerisinde en etkili olanı liberal feminizmdir, diyebiliriz.

Radikal Feminizm

Radikal feminizmde asıl ilgi kadın ve erkek arasındaki asıl eşitsizlik üreten şeyin beden ve cinsellik olduğuna dair kanıdır. Bu yüzden radikal feministler her türlü sınıf, statü, ırk, etnisite gibi ayrımcılıklardan ötede ve bunların üstünde olarak kadının bir cins olarak ezilmişliğine odaklanır.

Kadınlar arasında her ne kadar farklılıklar varsa da kadınların beden ve cinsellikleri üzerinden uğradığı baskı tüm bu farklılıkların ötesinde kadınların ortak olarak paylaştığı bir olguydu.

Radikal feministlerin beden ve cinselliğe yönelik vurgusu; kadına ve çocuklara yönelik şiddet, tecavüz, istismar, kürtaj, doğum kontrolü gibi konuları ciddi bir tartışma alanına taşıdı ve bu sorunlara yönelik pratik alanda olumlu çözümler üretilmesini sağladı.

Kız kardeşlik düşüncesinin menşei sayılabilecek bu ortak baskılanma sebebi, üreme yetisidir. Üreme yetisi kaynaklı cinsellik, doğurganlık, annelik, çocuk bakımı gibi konular baskıyı üreten sebepler olarak görülür.

Ayrıca ataerkil zihniyetin düştüğü hataya kendileri de bulaşarak insan doğası hakkında determinist bir yaklaşımı da benimsediler. Kadınlar erkeklerden üstün meziyetlere sahiptirler; erkeklerin savaşlar üreten saldırgan hallerine karşın kadınlar yumuşak huyludurlar gibi güzellemeler söylediler.

Bu eril zihniyetin biz doğuştan üstünüz düşüncesinin ters çevrilmiş halinden başka bir şey olmuyordu ve erkeklerin bu fikirleri neden reddediliyorsa bu fikirler de aynı şekilde eleştirildi.

İnsan doğasına dair bir bu temel kavrayış; sınıf, statü, etnik, ırksal, cinsel yönelim gibi farklılıkları göz ardı ederek ezilmenin farklı biçimlerini gizler.

Marksist feminizm

Marksist feminizm sınıfsal farklılıklara dikkat çekerek liberal ve radikal feminizmi eleştirir.

Kadınlar bütünsel olarak aynı şekilde ezilmez. Ortak deneyim ve ezilmişliklere vurgu kadınlar arasındaki sınıf, statü, ırk, etnisite, sosyo-ekonomik farklılıkları yok sayar. Kadınların kendi aralarındaki farklılıklar farklı biçim ve boyutlarda ezilmişlikler üretir dolayısıyla sorunlara bütüncül bir çerçeveden bakarak çözüm üretilemez. Radikal feminizmin “kız kardeşlik” düşüncesine eleştiri de işte tam bu noktadan yapılır.

Marksist feministler ayrıca ev içi emek ve iş bölümündeki adaletsizliklere de dikkat çekerek kadınların görünmeyen emeklerini tartışma konusu yaparak bu alandaki ezilmişlikleri de göz önüne sermiştir.

Sosyalist Feminizm

Radikal feminizmin bedene ve cinselliğe olan vurgusuyla marksist feminizmin sınıfa olan vurgusunu uzlaştırıcı bir tavrı vardır zira radikal feministler ortak bir ezilmişliği savunup kadınlar arasındaki farklılıkları görmezden gelirken marksist feministler de farklılıkların üstünde durduğu için ortak bir dayanak noktasının yokluğu dolayısıyla eksiktir.

Sosyalist feminizm burada ataerkillikle kapitalizmin birbirini desteklemesine dikkat çeker. Kadınlar bu iki etkileşim içerisinde olan iktidar tipi altında ezilmektedir. Dolayısıyla Marksist eleştirideki üretimle ilgili eşitsizliklerin yanı sıra kadınların genel olarak baskısına maruz kaldığı ataerkil zihniyeti bir arada değerlendirmeyi sağlar.

Yazıyı, Simone de Beauvoir’in şu sözleriyle sonlandırmak istiyorum:

“Kadını götürüp mutfağa ya da süsleme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra, uçamıyor diye yakınıyoruz…”

Bağımsızlığa Doğru, sf. 16

Kaynakça

  1. Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını NO: 2312, Açıköğretim Fakültesi Yayını NO: 1309
  2. Sosyoloji, John, J. Macionis, Nobel Akademik, 2012
  3. Yeni Toplumsal Hareketler, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını NO: 2345, Açıköğretim Fakültesi Yayını NO: 1342
  4. https://dergipark.org.tr/download/article-file/100951
  5. http://openaccess.ogu.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11684/1281/10120114.pdf sequence=1&isAllowed=y
  6. http://iibfdergi.ibu.edu.tr/index.php/ijesr/article/view/632
  7. https://www.google.com.tr/url?sa=i&source=web&cd=&ved=2ahUKEwiGrLDO-IbjAhWCCuwKHcvdA4oQzPwBegQIARAC&url=http%3A%2F%2Fwww.hurriyet.com.tr%2Fyazarlar%2Fnoyan-dogan%2Fissiz-anneye-gunde-80-tl-41221428&psig=AOvVaw0HmHPzHsip5Mknf0K3lxpT&ust=1561631446507514

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın