Şirazi, Sosyal Bilimler

Frankfurt Okulu ve Kültür Endüstrisi Eleştirisi

Frankfurt Okulu terimi 1923’te Almanya’nın Frankfurt kentinde Goethe Üniversitesine bağlı bağımsız Marksist eğilimli araştırma merkezi olarak “Toplumsal Araştırma Enstitüsü”nün üyelerinin çalışmalarını İfade eder. Kültür endüstrisi eleştirisi bu okulda ortaya çıkmıştır.

Konuya başlarken şu tahrik edici soruyu sormak lazım: Bugün milyonlarca dolar harcanıp da film adı altında önümüze konulan bu işler de ne? İzleyene zerre faydası olmayan, vakit kaybı bu birbirinin taklidi filmler kültür dünyamızda nasıl böylesine geniş bir yer kaplıyor? Bu sorunun cevaplarından birisi şu, çünkü kültür artık satılan bir şeydir ve endüstirinin bir dalıdır. Bir film çekilirken en büyük kaygılardan biri maddiyat. Yapımcısına yeterince para kazandırmayan bir film başarılı da olsa başarısızdır. Yapımcı şirket için en iyi filmin en çok kazandıran film olması tuhaf bir durum değil. Öyleyse bir yerde, “iyi” film çok kazandıran filmdir. Bir filmin daha fazla insana hitap etmesi ise ortalama beğeniye hizmet etmesiyle mümkündür.

Kapitalist uygarlıktaki ailenin yıkılma sürecine girerek yerini “barbarca anlamsızlık, benzerlik ve can sıkıntısı” üreten kültür endüstrisine bırakacaktır. (Swingewood, 1996:32). Yine Adorno ve arkadaşları için kitle kültürü ve kültür endüstrisi, modern totaliterliğin temelini oluşturmaktadır.

Bu durum edebiyat, müzik, sinema vesaire için de geçerlidir. Şurası gözden kaçmamalıdır. Kültürün endüstrinin bir parçası olması eserlerin değersiz olduğu anlamına gelmez. Kültürün inşaa edildiği anlamına gelir. Kültür endüstrisinin eleştirisi burada başlar. Bu işin kökeni değişen üretim yöntemleridir. Önceki ekonomik paradigmanın bunalımı, kısıtlı üretimin insan ihtiyaçlarını karşılamamasıydı. Günümüz ekonomisinde ise eskinin tersine, üretim sınırsızken insanların tüketimi sınırlı boyuttadır. İnsanlar daha fazla tüketmediği müddetçe üretim kara dönüşmeyecektir ve bir anlamı olmayacaktır. Öyleyse insanların daha fazla tüketmesi için insanın değiştirilmesi gerekmektedir. (Reklam sektörü ve kültür endüstrisi iç içedir.) İnsanların ihtiyaçlarına değil arzularına hitap edilmelidir. Eğer bir insanın ihtiyacına hitap ederseniz ona on yıllığına orta model bir araç satabilirsiniz ama insanın arzularına hitap ederseniz ona her birkaç yılda bir yeni bir araç satabilirsiniz. İnsanın bu dönüşümü kültürden bağımsız değildir.

Bu ürünler, tüketici bireye bir yaşam biçimi, bir dünya görüşü benimsetir, şartlandırır ve değişik toplum sınıfları içinde çok sayıda insan tarafından benimsenir duruma geldikleri zaman, reklam değerleri bir yaşam biçimi yaratır. Böylece tek boyutlu düşünce ve davranışlar biçimlenmiş olur. (Marcuse, 1975: 27).

Kültür kavramı masum bir kavram değildir. Tamamen politik bir kavramdır. Nazilerin Propaganda Bakanı Goebbels’in “Biri kültür deyince elim silahıma gidiyor.” sözü boşuna değildir. Kültürün ve kitle iletişim araçlarının insanların dönüştürülmesindeki başarısını ilk fark edenler Nazilerdi. Şu gerçeği gözden kaçırmamak gerekiyor. Halk diye bir şey yoktur. Halk oluşturulan bir yapıdır. Daha doğrusu kültür ile halk birlikte şekillenir. Kültür ve kültürcülük masum değildir politik bir manası vardır. Kültür kelimesi duyulduğunda aslında ne kastedildiği anlaşılmaya çalışılmalıdır. Kültür endsütrisi bugün tek bir kültür yaratma ve tek boyutlu bir uygarlık inşaa etmektedir. Bu denetim ağı ve çelik kafes toplumu manipüle etmektedir.

Adorno’nun boş zaman endüstrisi ve kitle kültürü üzerine şu videosunu izleyebilirsiniz.

Frankfurt Okulunun Kültür Endüstrisi Eleştirileri şöyle sıralanabilir.

Kültür endüstrisi, eğlenceyi güldürü ve erotik aracılığıyla üretir. Ancak içgüdüyü san’at aracılığıyla yücelteceği yerde bastırılmamış cinselliği dolaysızca sergiler, ama yine de mutluluk beklentisini hiçbir zaman karşılayamaz. Güldürünün bile gerçek mutlulukla bağlantısı koparılmıştır. Bu tür eğlence, iş yaşamının ve toplumsal düzenin acı gerçeklerini yalnızca geçici olarak unutturur ve kişiyi yeniden sistemle özdeşleşip verimli olması için dinlendirir.

1- Kültür endüstrisi aracılığıyla üretilen ürünler bireyin var olan düzeni kabullenmesini ve onunla özdeşleşmesini sağlayarak kişiyi çepe çevre sarmaktadır. Bunun temelinde de kitle kültürünün oluşturmuş olduğu kitlesel tüketim aracılığı ile birey sürekli olarak yanlış ihtiyaçların boyunduruğu altına alınmaktadır. Dolayısıyla eleştirin ilki tüketim yoluyla bireylerin katı bir denetim içinde tutulmasına vurguda bulunmaktadır.

2- Kültür endüstrisi, tüketiciyi düşünceye yöneltmez, tersine ona dünyanın hazır yorumlarını sunar.

3- Kültür endüstrisi, esasında statükonun yeniden üretilmesinden ibarettir. Bu nedenle de toplumdaki eşitsizlikleri onaylar.

4- Kültür endüstrisi temelde bireye belli bir yaşam alanı tanıyor gibi görünse de aslında onların bireyselliklerine temelden karşı çıkmaktadır. Bu anlamda bireysellik denetlenen bir boyut ile mümkün olmaktadır. Kişiye ancak kurulu düzenin işleyişine engel olmayan son derece dar bir alanda farklılaşma imkanı tanınmaktadır

Frankfurt Okulu’nun bu söylemlerine karşı çıkanlar onları modernizme karşı çok acımasız olmakla ve modernizmin getirdiği kazanımları tümüyle görmezden gelmekle hata yaptıklarını söylüyor. Modernizm bu kadar basite indirgenmemelidir ve kültürel modernizmin akılcı içeriği gözden kaçmamalıdır.

Konu ile ilgili daha fazla bilgi için şu makaleyi okuyabilir ve Prof. Dr. Besim Dellaloğlu’nun buradaki konuşmasını izleyebilirsiniz. Yazıdaki alıntılar bağlantısını verdiğim makaleden.

Kültür Endüstrisi Eleştirileri ve Eğitim

Kültür endüstrisi eleştirisinde önemli konulardan birisi kişinin istekleri ve ihtiyaçları arasındaki farkı bilmesi ve bir isteğin yönlendirme ile mi yoksa zaruriyetten mi oluştuğunu fark edebilmesi. Bana göre bu işin iki temel ayağı medyadan gelen her şeye karşı şüpheci yaklaşmak ve finansal okuryazarlık becerilerinin geliştirilmesi. Sanırım şu üç öneri kültür endüstrisine karşı okullarda uygulanabilir.

1- Okullarda seçmeli ders olarak verilen Finansal Okuryazarlık ve Medya Okuryazarlığı derslerinin iyileştirilmesi ve tanıtılması için çalışmalar yapılmalı.

2- Medya Okuryazarlığı ve Finansal Okuryazarlık derslerinin temel kazanımları disiplinlerarası bir yaklaşımla diğer derslerde kısmi olarak yer almalı.

3- Medya okuryazarlığı ve Finansal okuryazarlık konuları Sosyal Bilgiler dersinin “İletişim” ve “Kaynaklar İhtiyaçlar” ünitelerine konu olarak dahil edilmeli.

3 Comments

  1. ellerinize sağlık. Paylaşımlarınızın devamını bekliyoruz. 😀

  2. Alexi

    Adorno’nun Minima Moralia kitabından :

    “Oynamak zorunda olduğumuz oyun şudur: Artık özel mülkiyetin kimseye ait olmadığını, çünkü tüketim mallarının bu kadar bollaştığı koşullarda hiç kimsenin bunların kısıtlanması ilkesine tutunmaya hakkı olmadığını, ama yine de sırf mülkiyet ilişkilerinin körce sürdürülmesine hizmet eden o bağımlılık ve muhtaçlık durumuna düşmemek için bile kişinin bazı şeylere sahip olmak zorunda olduğunu görmek ve dile getirmek. Ama bu paradoksun tezinin varacağı yer yıkımdır: Nesneler karşısında, sonunda insanlara da yönelen sevgisiz bir umursamazlık.”

  3. Admin

    “Şimdi de azınlıkları ele alalım mı ? Nüfus arttıkça azınlıklar da çoğalıyor. Köpek sevenlerin, kedi sevenlerin, doktorların, avukatların, tüccarların, şeflerin, Mormonların, Papazların, Çinlilerin, İsveçlilerin, İtalyanların, Almanların, Teksaslıların, Brooklynlilerin, İskoçların, Oregan veya Meksikalıların sakın ayaklarına basayım deme. Kitaplardaki, piyeslerdeki, televizyondaki insanlar hiç kimseyi temsil etmiyorlar. Pazar ne kadar büyük olursa, Montag tartışma o kadar az olur, bunu hiç unutma! En küçük azınlıkların bile kulakları temiz kalmalıdır.”

    (Fahrenheit 451 romanından.)

Bir Cevap Yazın

Theme by Anders Norén

%d blogcu bunu beğendi: