Göğü Delen Adam – Erich Scheurmann

Göğü Delen Adam Yazar Erich Scheurmann’ın bir kızılderilinin medeniyetimiz hakkındaki düşüncelerini topladığı bir kitap. Kitabı okurken günümüz dünyasına farklı bir açıdan bakabilen bir kızılderilinin düşüncelerini okuyoruz. Onun gözünden hayatımıza baktığımızda gördüğümüz manzara iç karartıcı ve düşündürücü.

Bu nedenle, kendimizi bir kez olsun eğitilmiş ve kültürlü insanlar olarak görmeyi bir yana bırakalım. Tuiavii’nin, eğitim yüzünden sağlığını yitirmemiş ve henüz doğal duygularını koruyan hataya açık bu Güneydenizi yerlisinin basit düşüncelerine ve bakış açısına kulak verelim.

O kadar zorlanıyorum ki bu yazılanların gerçekten bir kızılderilinin notlarından olduğuna inanmaya. Frankfurt Okulu ekolünden birilerini okuyorum zannettim. Kurgu bile olsa yazılanlar dikkate değer.

Samoa’daki kabilelerden birinin reisi olan Tiavea’lı Tuiavii ile tanıştı. Tuiavii, daha önce bir kez Avrupa’da bulunmuş ve orayı kendine göre yaşamış ve gözlemlemişti. Avrupa hakkında ne denli olumsuz düşünceleri olduğunu hissettiriyordu.

İlk iki bölüm Göğü Delen Adam beni kızdırdı. Caddeyi, köyleri, yorganı, ayakkabıyı vb. anlatıyordu. Abarttığını düşündüm. Papalaginin henüz çözemediği sorunlar olabilir ama bu kadarı? Peki papalagi nedir? ve Göğü Delen Adam adı nereden gelmektedir?

Papalagi denince, beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse göğü delen anlamına gelir. Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler, bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.

Papalagi döşeğine yatınca da, içi büyük bir kuşun karın tüyleriyle doldurulmuş bir örtü çeker başına kadar. Bu örtü, kuşun tüyleri ortalığa saçılıp savrulmasın diyedir. Bu tüyler Papalagi’yi terletir. O da, güneş olmasa bile kendisini güneşin altında yatıyormuş gibi hisseder. Çünkü Papalagi, güneşin kendisine o kadar önem vermez. İşte böylece, Papalagi’nin bedeninin neden mutluluğun renginden mahrum kaldığı, böyle beyaz ve soluk olduğu anlaşılmış oluyor.

Bu köylerde, kentlerdekinden başka türlü düşünen insanlar yaşar. Bunlara toprak insanları denir. Yarık insanlarından daha çok yiyecekleri olduğu halde elleri daha kaba, örtüleri daha kirlidir. Yaşamları diğerlerinden çok daha güzel ve sağlıklıdır: Ama kendileri buna inanmaz; ve toprağa basmayan, tohum ekip ürün biçmeyen, bu yüzden onlara boşgezer gözüyle bakan yarık insanlarını kıskanırlar.

İş paraya, zamana, makineye ve iş hayatına gelince konu değişti. Haklıydı ama itiraz etmek istedim. Savunmak istedim, kabullenmek istemedim. Kızılderili bazı konularda haklıdır hem de çok haklıdır ama alternatifini duymayınca etkisi eksik kaldı. Tamam doğru yanları var ama daha iyi bir seçenek yoksa ne yapmalı? Nedir genel sorun? Ekonomi insan için değil, insan ekonomi için bir araç. Çark işliyor fakat ruhumuzu ezerek işliyor.

Para üzerine

Çünkü beyaz adamın gerçek tanrısı, kendisinin “para” adını taktığı yuvarlak metal ve ağır kâğıttan başka bir şey değildir. Bir Avrupalı‘ya sevginin tanrısından söz edecek olsan, yüzünü buruşturur ve güler. Senin düşüncenin yalınlığıyla alay eder. Ama pırıl pırıl bir yuvarlak metal ya da koca bir ağır kâğıt uzatacak olursan, o an gözleri parıldar ve dudaklarının arasından salyalar akar. Onun sevgisi paradır, tanrısı paradır.

Ama, beyazların ülkesinde, güneşin doğuşundan batışına kadar parasız hiçbir şey yapamazsın. Paran olmadı mı ne açlığını, susuzluğunu giderebilirsin ne de yatacak bir döşek bulabilirsin. Hep para ödemek zorundasın. Yani yürüdüğün yol için, kulübeni yaptığın yer için, gece yatacağın döşek için, odanı aydınlatan ışık için para vermen gerekir. Güvercin avlamak, ırmağa girmek için bile. İnsanların şarkı söyledikleri, dans edip eğlendikleri bir yere mi gideceksin, ya da kardeşinden bir öğüt mü isteyeceksin, bunun için de avuç dolusu yuvarlak metal ve ağır kâğıt vermen gerekir.

Bu arada büyük bir haksızlık hüküm sürer. Avrupalının üstünde hiç düşünmediği, fark etmek istemediği için düşünmek de istemediği bir haksızlık. Çok parası olanların hepsi çok çalışmaz. Aslında herkes çalışmadan para kazanmanın yollarını arar. Şöyle olur: Eğer beyaz adam yemeğini,

O zaman insanlar ondan varlıklı diye söz ederler. Yaşamına gıpta ederler. Ona övgüler düzerler, gururunu okşayan sözler söylerler. Çünkü beyazların dünyasında insanların ağırlığı yalnızca parasıyla, o parayı her gün ne kadar arttırabildiğiyle ve hiçbir depremin zarar veremeyeceği kalın demir kutunun içinde ne kadar biriktirebildiğiyle ölçülür.

Günün birinde öyle bir an gelir ki kimsenin onun için çalışmasına gerek kalmaz. Çünkü parası tek başına onun için çalışır. Büyünün yardımı olmaksızın bunun nasıl gerçekleştiğini öğrenemedim, ama gerçek bu. Beyaz adam köşesinde uyuklasa bile, paraları bir ağacın yaprakları gibi durmadan çoğalır, sahibi de giderek daha fazla zenginleşir.

Para ve şeylerin papalagiyi (medeni insanı) hasta etmesi üzerine

“Bu dünyada giyinmekten, açlığını ve susuzluğunu bastırmaktan başka ne istersin?” desen, söyleyecek söz bulamaz, ya da “Daha çok para istiyorum, daha çok, daha çok,” der. Böylece sen de, paranın onu hasta ettiğini, bütün duyularını ele geçirdiğini anlarsın.

Eğer insan çok fazla “şey”e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir. Çünkü bu, o insanın, Büyük Ruh’un “şey’leri açısından yoksul olduğunun kanıtıdır. Papalagi de yoksuldur, çünkü o tam bir “şey” düşkünüdür, “şey’leri olmadan yaşayamaz. Saçlarını düzeltmek için, kaplumbağa kabuğundan bir alet yapsa ve saçlarını yağlasa, o alet için bir de kılıf yapar, sonra o kılıf için küçük bir kutu, küçük kutu için de büyük bir kutu. Her şeyi kılıfların ve kutuların içine yerleştirir.

Kardeşlerim, bilirsiniz ben yalan söylemem, her şeyi, ne bir eksik ne bir fazla, gördüğümce anlatırım sizlere. İnanın bana, Avrupa’da “şey’siz yaşamaktansa, ölmek için ateş borusunu alnına dayayan insanlar vardır. Çünkü Papalagi türlü türlü yolla zihnini bulandırır, sonra da kendi kendine, insan nasıl yemeden yaşayamazsa “şey”siz de olamaz der.

Papalagi ve zaman üzerine

Ama, hepsinden çok sevdiği bir şey vardır ki, bunu elle tutmak mümkün değil: Zaman! Bu yüzden dünyanın patırtısını kopartır, saçma sapan konuşur durur. Güneşin doğuşuyla batışı arasında kullanmadığı hiçbir zaman kalmasa yine de yetmez Papalagi’ye.

Daha çok zamanı olsun diye ayağının altına demir tekerlekler, sözcüklerine kanat takar. Peki, ne içindir bütün bu çaba? Papalagi, zamanıyla ne yapar? Büyük Ruh tarafından fono‘ya davet edilmiş gibi sözler etmesine, elini kolunu sallamasına rağmen anlayabilmiş değilim bunu, doğrusunu isterseniz. Sanıyorum ki, çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan yılan gibi akıp gidiyor ellerinden. Zamanın kendisine gelmesini beklemez. Kollarını açıp, yakalamak için peşinden koşar. Zamanın huzur içinde güneşin altına serilmesini kıskanır, ister ki hep yakınında olsun, şarkı söylesin, iki laf etsin. Oysa zaman sessiz ve uysaldır, huzur ister, güneşin altında döşeğine uzanıp yatmak ister. Papalagi zamanı tanıyamadı, anlayamadı. Bu yüzden, o kaba gelenekleriyle hor kullanıyor onu.

Papalagi Tanrıyı yoksullaştırmıştır.

Çokları utanmazca Tanrıyı soyup soğana çevirirler. Başka bir yol bilmezler. Hatta kötü bir şey yaptıklarının bile farkında değillerdir. Çünkü hepsi, düşünmeden ve utanç duymadan aynı şeyi yaparlar. Kimisi daha doğar doğmaz bütün “benim”lerini babasından alır. Ne derseniz deyin, Tanrı‘nın pek bir şeyi kalmamış, insanlar her şeyini almışlar ve kendi “benim’leri, “senin’leri haline getirmişler. Birileri çıkıp daha fazla istediği için, Tanrı, güneşini bile herkese eşit dağıtamıyor. Birçokları gölgede küskün ışınları yakalamaya çalışırken, pek azı güzel ve büyük güneşli alanlarda oturuyor.

Doğru düşünseydi, elimizle sıkı sıkıya tutamadığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını bilmesi gerekirdi. Aslında hiçbir şeyi sıkı sıkıya tutamadığımızı da. Sonra, Tanrı‘nın bu büyük evini herkes içinde kendine bir yer bulsun ve mutlu bir yaşam sürsün diye verdiğini de görebilirdi. Bu evin yeterince büyük olduğunu, herkesin payına bir lekecik de olsa güneş ışığı, bir tutam mutluluk düşeceğini; herkes için hiç yoksa küçük bir palmiye gövdesi ve tabii ayaklarını basabileceği bir yer olduğunu görebilirdi. Tanrı‘nın istediği ve belirlediği şekilde. Tanrı nasıl olur da çocuklarından birini unutur?

Papalagi’nin ruhuna korkuyu yerleştirir. Ele geçirdiği şeylerin korkusudur bu. Papalagi’nin uykusu hiçbir zaman derinleşemez. Gündüz topladıkları gece uçup gitmesin diye uyanık olması gerekir çünkü. Ellerinin ve duyularının, “benim’lerinin en uç sınırına kadar uzanması lazımdır. Bütün “benim’leri nasıl da başına bela olur, onunla alay eder ve şöyle der: “Sen beni Tanrı‘dan aldığın için ben de sana eziyet ediyorum, acı çektiriyorum.”

Papalagi ve makineler üzerine

Makine, yaptığı iş üzerinde konuşamayan, gülümsemeyen; bitirdikten sonra yaptığın işe, onlar da sevinsinler diye annene ve babana götüremeyeceğin soğuk, kansız bir nesneden başka nedir ki? Eğer makine ben elimi bile sürmeden yenisini yapacaksa, ben tanoa mı, şimdi sevdiğim gibi sevebilir miyim? İşte, makinenin içindeki bela budur. Papalagi hiçbir şeyi sevemez, makine her şeyin aynısından bir daha yapabilirken nasıl sevsin ki? O sevgisiz mucizelere sahip olabilmek için makineyi yüreğiyle beslemesi gerekir Papalagi’nin.

Bir hedefe hızlı varmak nadiren gerçek bir kazanç sayılır. Ama Papalagi, her zaman bir an önce varmak ister hedefine. Makinelerinin hemen hepsi, onu hedefe daha hızlı götürmeye yarar. Ama bir kez hedefe vardı mı, yeni hedefler çağırır onu bu kez. Böylece Papalagi, yaşamı boyunca durup dinlenmeksizin koşuşturur durur. Yürümeyi, adım atmayı unutur, aramadan gelip bizi buluveren hedeflere doğru ilerlemenin mutluluğunu tadamaz. Onun için size, makinenin, büyük beyaz çocuğun oyuncağından başka bir şey olmadığını söylüyorum.

Papalagi ve meslekleri

İşte, Papalagi’ye en büyük tehlike de buradan geliyor. Bir sefer gidip gölden su çekmek keyiflidir, hatta belki günde birkaç sefer bile. Ama güneşin doğuşundan batışına kadar, her gün, tüm saatler boyunca gücünün sonuna kadar tekrar tekrar su çekmek zorunda kalan biri, sonunda sinirinden isyan edip elindeki kovayı, bedenini saran zincirleri savurur. Çünkü, sürekli aynı şeyi yapmak kadar hiçbir şey zor gelmez insana.

Avrupa’da mesleği bütün neşesini alıp tükettiği için, yaptığı işin sonucunda onu keyiflendirecek tek bir meyve, tek bir yaprak bile ortaya çıkmadığı için işinde keyif nedir, bilmeyen, yüzü kül gibi solmuş Papalagi’lerin sayısı bizim adalarımızdaki palmiyelerden çok daha fazladır.

Sinemalar ve gazeteler hakkında

Ama gazetenin bizim ruhumuz için kötü olan yönü bu değildir, yani olup bitenleri anlatması. Asıl kötü olanı, şunun bunun hakkında, ulu şeflerimiz hakkında, başka ülkelerin şefleri hakkında, olup biten ve insanın yaptığı her şey hakkında nasıl düşünmemiz gerektiğini söylemesidir. Gazete bütün insanları tek bir kafa haline getirmeye çalışır. Benim kafama, benim düşünceme karşı savaşır. Tüm insanların kafasını ve düşüncesini ele geçirmeye çalışır. Bunu becerir de. Sabah kâğıdı okursan, öğlene, diğer Papalagi’lerin kafalarında ne taşıdıklarını, ne düşündüklerini bilirsin.

Gazete aynı zamanda bir tür makinedir. Her gün yeni düşünceler üretir. Tek bir kafanın üretebileceğinden çok daha fazlasını. Ama bu düşüncelerin çoğu gururdan ve güçten yoksun zayıf düşüncelerdir. Kafamızı bol besinle doldurur, ama güçlendirmez. Kafamızı aynı şekilde kumla da doldurabilirdik. Papalagi de kafasını böyle işe yaramaz kâğıt besinleriyle yükler.

Yalancı yaşamlar mekânı ve bir sürü kâğıt Papalagi’yi bugün hak ettiği yere getirmiştir: Gerçek olmayanı sevip gerçek olanı ayırt edemez olmuştur.

Ve Göğü Delen Adam’ın en beter düşüncesi:

Ama en beteri kendisine Tanrı‘nın çocuğu, Hıristiyan demesi; bir de, ateşi elinde tuttuğu için, bizi kendisinin ateş olduğuna inandırmaya çalışması.

Sonuç;

Göğü Delen Adam gerçekten de bu kadar kötü durumda mı? Daha da önemlisi Göğü Delen Adam daha iyisi varken mi böyle kötü durumda yoksa katlanmak zorunda olduğu için mi?

Göğü Delen Adam kısa bir kitap fakat okumak keyifli. Bir okuma listesi yapsaydım eklerdim bu kitabı. Göğü Delen Adam kitabını buradan satın alabilirsiniz. Ayrıntı Yayınları gerçekten iyi bir kitabı kazandırmış ülkemize. Yaptığım alıntılar benim ilgimi çeken kısımların bazıları. Sitede ilk on altı sayfayı okuyabilirsiniz. Fiyatı gayet uygun.

1 yorum

Bir Cevap Yazın