Hay Bin Yakzan’dan Tasavvufi Alıntılar

Hay Bin Yakzan kitabının ne olduğu hakkında bu yazıyı yazmıştım. Kitaptaki birbirinden ilginç alıntılardan bir kısmını buraya eklemeye karar verdim. Diğer içerikte yer alsaydı okunmayacak derecede uzun olacaktı. Şuanda bile öyle sayılır. Kitap hakkında bilgi edinmek isteyenler ilk cümlede verdiğim bağlantıyı inceleyebilirler.

Kitap hakkında benim ilgimi çeken bölümlerden altını çizdiğim yerler :

Sufilerin bilgileri ile felsefecilerin bilgileri arasındaki fark üzerine

Sufilerin (ehl-i zevk) bilgileriyle felsefecilerin bilgileri arasındaki ayrımı, bir örneklemeyle anlamaya çalışalım. Aklı, zekâsı, duyu organları sağlam, ancak iki gözünden de yoksun anadan doğma bir körü göz önüne getir. Bu kör, doğup büyüdüğü kentin bütün evlerini, camilerini, hanlarını, sokaklarını ve insanlarını tam anlamıyla öğrenip tanıdıktan sonra birdenbire gözleri açılıverir. Gözleri açılınca, kentte bulunan her şeyi, insanları, yapıları, sokakları görmezlik döneminde edindiği bilgilere, duyduğu tanımlara, göstergelere tamı tamına uygun bulur. Eski bilgilerine aykırı düşen, onlarla çelişen hiçbir şey ilişmez gözüne. Tümünü teker teker tanır, bilir. Fakat bu yeni durumda kendisinde, biri diğerine bağlı iki şey duyar. Birincisi, bu yeni bilginin öncekinden daha açık olması; ikincisi ise, bu bilgi nedeniyle büyük bir tat almasıdır. İşte ermişlik (velayet) aşamasına ulaşmayan, bilgiyi akıl yürütmeler, çıkarımlar (istidlal) yoluyla kazanan kimselerin durumu, anadan doğma körün görmezlik dönemindeki durumuna benzer.

Tanımlamalar ve göstergeler yoluyla bellediği nesneler ise, İbn Saiğ’in doğal yaşamdan soyutlayıp yücelttiği, Tanrı’nın yalnızca sevdiği, seçtiği kullarına bağışladığını söylediği ve “Tanrısal durumlar” olarak nitelendirdiği şeyleri simgelemektedir. Ermişlik aşamasına ulaşan ve Tanrı tarafından kendilerine ancak simgesel olarak “güç” diyebileceğimiz şey bağışlanan kimselerin durumu ise, körün gözleri açıldıktan sonraki durumuna benzer. Bu ikinci durum, bazen kimilerine çalışmaksızın, salt Tanrısal bir vergi olarak doğuştan bağışlanır.

Bu gerçeklik sözle, yazıyla açıklanmaya çalışılırsa değişir. Felsefecilerin gittikleri yola gidilmiş olunur. Çünkü öylesi anlamlar ses ve harf giysilerine bürünür, mülk evrenine yakınlaşırsa, olduğu gibi kalamaz, durum olmaktan çıkar.

Halkın dini ile seçilmişlerin dini anlayışları arasında fark olduğu üzerine (Bu konu gerçekten çok ilginç bir konu.)

Hay bin Yakzan halkın durumunu, büyük çoğunluğunun hayvanlar gibi kavrayıştan yoksun olduklarını görünce Elçi’nin söylediklerinin, öğretinin getirdiklerinin hikmetini anladı. Halk için bunlardan daha hikmetli ve kurtarıcı bir yol mümkün olamazdı. Onlardan daha fazlasını beklemenin, istemenin hiçbir gereği ve anlamı yoktu. İşler için ayrı ayrı insanlar yaratılmış, her insan yaratıldığı iş için gereken yetenek ve güçle donatılmıştı. Bu, Tanrı’nın süregelen yolu ve yasasıydı. Tanrı’nın yol ve yasaları ise değişmeden uzaktı.

Hay, bu gözlem ve düşüncelerinden sonra Salaman ve arkadaşlarının yanına giderek bütün söyledikleri, anlattıkları için özür diledi. Bütün söylediklerinin yanlışlığını anladığını, kendilerine katıldığını bildirdi. Onlara, öğretinin belirlediği çerçeve dışına çıkmamalarını, yükümlülüklerini yerine getirmelerini, önemsiz ve amaç dışı şeylerle uğraşmamalarını, Kitap’taki benzetmeli (müteşabih) sözleri olduğu gibi kabul ve iman etmelerini, dine sonradan katılan şeylerden (bid’at), dünyevi istek ve eğilimlerine uymaktan kaçınmalarını, ilk müminlere uyarak öğretide bulunmadığı hâlde sonradan uydurulan şeyleri terk etmelerini, daha çok halkın bilgisiz kesiminde görüldüğü gibi öğretiyi savsaklayarak dünyaya yönelmemelerini öğütledi.

Hay ve Absal, öğretiye teslim olan fakat eksiklik ve yanlışlardan arınmayan halk için başka bir yol olmadığını anlamışlardı. Bu yoldan alınıp müşahede doruklarına çıkarılmak istenirse, sonsuz mutluluğa ulaşmak şöyle dursun, içinde bulundukları durumları bile bozulabilirdi. Tepetaklak yuvarlanıverirler, sonları çok daha kötü olabilirdi. Eğer ölerek kesin bilgiye (yakîn) ulaşana değin bulundukları durumda kalırlarsa, kötü sonuçtan korunabilir, kitabı sağ elinden verilenlerden (ashab-ı yemin) olabilirlerdi.

Yüksek makamlara erişen ve Tanrı dostlarına en yakın olan kimseler ise, bütün iç ve dış güçleriyle benliklerine karşı savaşarak halkı geride bırakan öncüler (sabikûn) olacaktır.

Doğayı ve canlılığı önceleyen yeme içme anlayışı üzerine

Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak Hay, doğru olanın, olabilirse yemekten büsbütün uzak kalmak olduğunu düşündü. Fakat buna güç yetiremezdi. Çünkü yemek yemeyi büsbütün bırakırsa, kendi cismi telef olurdu. Bu ise Özne’ye birinciden daha şiddetli, daha büyük bir isyan demek olurdu. Çünkü kendi cismi, yiyeceği maddelerin cisimlerinden daha üstün, daha onurlu idi ve onları yiyerek daha üstün olanın yaşamasını sağlıyordu. Bu bakımdan kendi cisminin bozuluşu ile diğer nesnelerin bozuluşu sonucunu doğuracak bu iki zorunlu durumdan daha zararsızını seçmek, dolayısıyla, iki karşı koyuştan daha hafif olan nesnelerin telefine katlanmak gerekiyordu. Hay, önce, besin maddelerinin hangilerinin daha kolay elde edileceğini tespit etmeli, sonra, alacağı ölçüyü belirlemeliydi. Eğer tümü kolaylıkla bulunuyor, elde edilebiliyorsa, o zaman, ihtiyatlı davranarak Yaratıcı’nın eylemine en az karşı çıkış sayılacak olanını seçmesi gerekirdi.

Buna göre en doğrusu, türünün devamını sağlayan, çekirdeği olan meyveleri seçmekti. Ama bir koşulla: Çekirdekleri yememeli, bozmamalı, taşlık ve çorak alanlara atarak telef etmemeliydi. Buna göre amacına en uygun olan yiyecekler elma, armut, erik gibi etli ve besleyici meyvelerdi. Bunları bulamazsa, o zaman, ceviz ve badem gibi içiyle beslenilebilecek yemişlerden ya da diğer meyvelerden iyice olgunlaşmış olanlarını yiyebilirdi. Bu meyveler içinden de en bol ve çoğalma niteliği en güçlü olanına öncelik vermeliydi. Eğer bitkilerden yemek zorunda kalırsa, bitkileri kökünden koparmamaya, varsa tohumlarını telef etmemeye özen göstermeliydi. Yeterli meyve ve sebze bulamazsa, o zaman, hayvanlardan ya da yumurtalarından yararlanabilirdi. Bunda da sayısı en çok olanı seçmek, türün tükenmesine neden olmamak koşuluna bağlı kalmalıydı.

Gök cisimlerine benzemekten bahsediyor İbni Tufeyl. Sema’nın buradan gelip gelmediğini bilmiyorum.

Hay, bütün bu niteliklerinde gök cisimlerine benzemek için çalışmaya başladı. Gök cisimlerinin oluş ve bozuluş dünyası ile ilişkilerinden ortaya çıkan niteliklerini kazanmak amacıyla, kendisini, kendinden aşağı yaratıkların hizmetine adadı. Bitki ve hayvanların gereksinimlerini karşılamayı, karşılaştıkları sorunları çözümlemeyi, her durumda onlara yardımcı olmayı bir görev saydı kendine. Sözgelimi, bir engel nedeniyle güneş ışıklarından yoksun kalmış bir bitki mi gördü, hemen koşuyor, engeli kaldırıyor, bitkiyi güneş ışığına kavuşturuyordu. Yabancı bitkiler tarafından kuşatılmış, hayatı tehlikeye girmiş bir bitki bile kaçmıyordu Hay’ın gözünden.

Hemen boğulmak üzere olan bitki ile diğerlerinin arasını ayırıyor, çevresini açıyordu. Sudan uzak kalmış, ölürcesine susamış bir çiçek mi gördü, onu suya kavuşturana kadar hiç durmadan çalışıyordu. Yabanıl bir hayvanın pençeleri arasında son soluklarını almakta olan zavallı bir yavru, Hay’ın müdahalesiyle canını kurtarıyor, yaşamanın sevincini yeniden duyuyordu. Herhangi bir yerine bir şey batmış, bir çalıya takılmış, gözüne ya da kulağına bir şey kaçmış, acıyla inleyen, kıvranan hayvanlar, Hay’ı yanı başlarında buluyorlardı. Hay’ın sevecen elleri yaralarını sarıyor, acılarını dindiriyordu. Bir sevimli derecik, bir ırmak da yardıma gereksinim duyabilirdi. İçine yuvarlanan bir kayanın akışını engellediği bir dere, toprağın kayarak önünü kapattığı, yönünü çevirdiği bir ırmak Hay’ın çalışmaları sonucu kendilerine alışmış, bekleyip duran bitki ve hayvanlara doğru olağan akışını sürdürüyordu. Hay, bitki ve hayvanlara yönelik ilgi ve etkinlikleri, kendisi için doğal bir nitelik durumuna gelinceye kadar, büyük bir titizlikle eylemini sürdürdü.

Arkasından, gök cisimlerinin kendilerine özgü niteliklerini kazanmanın yollarını araştırdı. Bunun için, en çok temizliğe önem vermesi gerekiyordu. Kendisini, giysilerini ve gövdesini temizlemek ve güzelleştirmekle yükümlü kıldı. Sık sık yıkanmaya başladı. Dişlerini, tırnaklarını ve gövdesinin en çok kir toplayan diğer yerlerini temiz tutmaya özen gösterdi. Çiçeklerden ve otlardan güzel kokular elde ederek bunları kullandı. Giysilerini olabildiğince temiz tutmaya ve güzelleştirmeye çalıştı.

Hay, bir yandan kendini temizler, güzelleştirmeye çalışırken bir yandan da gök cisimlerininkine benzer dairesel hareketler yapıyordu. Kimi zaman adanın çevresinde dönüyor, kimi zaman yürüyerek ya da koşarak barınağının ya da bir tepenin çevresinde dönüyordu. Öylesine yoğun bir çaba harcıyordu ki, özellikle kendi çevresinde dönerken düşüp bayıldığı bile oluyordu. Gök cisimlerine üçüncü tür niteliklerinde benzemek için de duyulur dünyadan bütün ilgisini keserek sürekli zorunlu Varlık’ı düşünüyordu. Gözlerini yumuyor, kulaklarını tıkıyor, hayale kapılmaktan kaçınıyordu, düşüncesini daha iyi yoğunlaştırabilmek için. Bütün çabası, yalnızca O’nu düşünebilmek, O’na hiçbir şeyi ortak etmemek içindi.

Hay, giderek düşünme eylemini dairesel hareketleriyle desteklemeye, güçlendirmeye başladı. Hareketi sırasında bedensel güçleri zayıflıyor, etkinliğini iyice yitiriyordu. Bu çalışmaları sonunda öyle bir noktaya geldi ki, dönme eylemi şiddetlendikçe, duyulur dünya tümüyle kayboluyordu. Bedensel araçlar gereksinen hayal ve diğer güçleri gevşiyor, cisimden arınmış eylemleri güç kazanıyordu. Hatta kimi zaman düşüncesi, dünyevi olanlarla karışmaktan kurtularak öylesine saflaşıyordu ki, onunla zorunlu Varlık’ı müşahede ediyordu. Fakat bu müşahede durumu uzun sürmüyor, cisimsel güçler bastırarak durumunu bozuyor, onu aşağıların aşağısı olan eski durumuna çeviriyorlardı.

Bunun üzerine Hay, bedensel güçlerine dönüyor, eğer bunlar kendini çalışmalarından alıkoyacak denli güçsüzleşmişse, daha önce belirlediği ilkeler doğrultusunda besin alıyordu. Yeterli güce ulaştıktan sonra da açıklanan biçimde, gök cisimlerine benzemek üzere, çalışmalarına yeniden başlıyordu. Düşüncesini cisim ve cismiyet kuşkularından arındırma gücünü kazandığı zamanlarda, kendisinde, tanrısal niteliklerle donanan kimselere özgü birtakım durumlar belirerek kendisini bu makama çağırıyordu. Hay, böylesi zamanlarda zorunlu Varlık’ın niteliklerini kavramaya çalışıyordu.

Hay, bu edimlerine başlamazdan önce, bilimsel araştırmaları sırasında zorunlu Varlık’ın niteliklerinin ikiye ayrıldığı sonucuna ulaşmıştı. Bunlardan birincisi olumlu niteliklerdi (sıfat-ı sübutiye). Bilgi, güç ve bilgelik gibi. İkincisi ise olumsuzlanan niteliklerdi (sıfat-ı selbiye). Cismiyet ve cismiyete özgü olanla ve bunlarla, isterse çok uzaktan olsun, ilgi ve bağlantısı olan her şeyden arınmış olması gibi. Zorunlu Varlık’ı, olumlu niteliklerinde de cisimsel niteliklerden soyutlamak temel koşuldur. Çünkü zorunlu Varlık, olumlu nitelikleri nedeniyle çokluğu kabul etmiş sayılamaz. Çokluğu kabul etme şöyle dursun, olumlu niteliklerin tümü, zorunlu Öz’ün gerçekliği demek olan tek bir anlama döner. Hay, iki bölüme ayrılan bu niteliklerin her birinde zorunlu Varlık’a nasıl benzeyebileceğini araştırdı.

Olumlu niteliklerin zorunlu Varlık’ın gerçekliği dışında bir gerçekliği yoktu. Çünkü, böyle bir durum, çokluğu gerekli kılardı. Çokluk ise cisimlere özgü bir nitelikti. Buna göre, zorunlu Varlık’ın özünü bilmesi, bir bilen-bilinen ikiliği çıkarmazdı ortaya. Tersine, özü, özünü bilmesinin aynısı, özünü bilmesi, özünün aynısıydı. Öyleyse niteliklerin ayrı ayrı kazanılması olanaksızdı. Nitelikler öze ilişkin ve özün aynısı olduğuna göre, onları donanmak, ancak zorunlu Varlık’la özdeşleşmeye bağlı bir durumdu. Hay’ın zorunlu Varlık’la özdeşleşmesi, ancak bilgi yoluyla mümkündü. Hay, zorunlu Varlık’ı bilebilirse, ulaştığı bilgi, zorunlu Öz’den farklı bir gerçeklik anlamı taşıyamaz, O’nun aynısı olurdu. Bu nedenle, olumlu niteliklerinde zorunlu Varlık’a benzemek, hiçbir cisimsel nitelikle karıştırmaksızın O’nu bilmek demekti.

Herhalde Fena denilen hal budur :

Hay, şirkten kurtulana, hem kendisi, hem de yer, gökler ve içerdikleri şeyler, ruhsal biçimler ve zorunlu Varlık’ı bilen bütün özler düşüncesinden tümüyle silinip yitinceye kadar Tanrı’yı katıksız müşahedeye ulaşmak için çalışmasını sürdürdü. Sonunda, diğer varlıklar da, kendi özü de kayboldu, tümüyle yok oldu. Zorunlu ve gerçek Varlık’ın, kendinden başka bir gerçeklik taşımayan sözüyle, “Bugün mülk kimindir? Tek ve her şeye gücü yeten Tanrı’nındır.”[183] diye haykırarak yokluğa (fena)[184] erdi. Hay bin Yakzan bu aşamaya ulaştıktan sonra, zorunlu ve tek olan Öz’ün çağrısını duydu, kelamını anladı. Konuşmaması, konuşmanın ne olduğunu bilmemesi, o tek Varlık’ın kelamını anlamasını engelleyemedi. Bu durum içinde kendini yitirdi, daldı ve boğuldu. Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir kalpten geçmeyen şeyleri gördü ve tattı.

Kitabı buradan sipariş edebilirsiniz. Ben çok kırpmak zorunda kaldım. Yazmak istediğim çok bölümü yazamadım. Mutlaka okunması gereken kitaplardan bana kalırsa. Hay Bin Yakzan gerçek anlamda özgün bir hikaye.

Admin hakkında 306 makale
Öğretmen, sosyal bilimler meraklısı, sadeleştirme uzmanı.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın