Açık Kültür

Hesiodos: Her Şeyden Önce Kaos Oluştu

Gustave Moreau 1891- Muse and Hesiod

Gustave Moreau’nun 1891 yılında resmettiği eserde, solda kanatlı bir kadın figürü görülür. Onun hemen önünde ise bu kadın figürüne sırtını yaslamış genç bir figür bulunmaktadır. Yarı çıplak olan bu genç figür M.Ö. VIII. Yy’da aktif rol oynayan, didaktik şiirinin babası olarak anılan, Theogonia ve İşler ve Günler eserini yazan ünlü ozan Hesiodos’tur. Bu eserde genç ve yarı çıplak tasvir edilmesi, ayrıca üzerinde maviden ince bir örtünün olması tanrısallığı simgelemektedir. Figüre dikkatlice baktığımızda bir erkek olmasına rağmen ressam onu daha ince yapılı, uzun saçlı ve zarif çizerek bir kadın gibi resmetmiştir. Hesidos’un arkasında bulunan kırmızı elbiseli mavi melek kanatlı figür ise Zeus ve Mnemosyne’nin çocukları dokuz ilham tanrıçasından olan Calliope’dir.

Calliope destansı şiirin ilham tanrıçasıdır ve sırtında bulunan liri onun sembollerinden birisidir. Hesiodos’a uzattığı büyük ve süslü lir ise onun tanrısal sözler söylemesi içindir. Arka tarafta yüksek bir dağın tepesinde bulunan tapınak ise M.Ö. V. Yy’da yapılan Parthenon tapınağıdır. O zamanların akropolisi olan ve bir kompleks yapı olan tapınak ismini tanrıça Athena’nın bakireliğinden, saflık ve temizliğinden almaktadır. Yapıldığı antik dönemde önemli bir ibadet mekanıdır

Gustave Moreau

6 Nis 1826 – 18 Nis 1898

Gustave Moreau mitolojik ve dini sembollere odaklanmış sembolist ressamdır. Tuval üzerinde renklerin çarpıcılığını kullanarak kompozisyon oluşturmayı tercih etmiştir. Realist bakış açısından uzak durarak eserlerinde coşkun, ilham verici, dini yükselişe sahip, ahlaki, ruha ve kalbe dokunan tutum sergilemiştir. İzleyicisini başka bir dünyaya taşımayı hedefleyen Moreau, sanatını geliştirmek için birçok adım atmıştır. 1846 yılında, Paris, Ecole des Beaux Arts’a girmiş ve burada François Picot’un atölyesinde sanatçılığın ön bilgilerini öğrenmiştir. İlk çıkışını Pieta adlı eseriyle yakalamıştır. Sonrasında İtalya’ya giderek orada bulunan Rönesans fresk dekorasyonuyla ve Antik başyapıtlarını incelemiş, gördüğü eserlerin kimisini taklit ederek gelişim sağlamayı hedeflemiştir. Pompeii’nin heykelleri ve duvar resimlerine odaklanarak klasik sanat bilgisini geliştirmiştir.  Sembolist ressam, kendinden sonra gelen tanınmış birçok ressama örnek olmuştur. 18 Nisan 1898’de Paris, Fransa’da ölmüştür. 1903’te Musée National Gustave Moreau Paris’te halka açılmıştır.

“Tanrı’nın dili! Bir gün bu sessiz sanatın ifadesi takdir edilecektir…  Düşüncenin, çizgi, anlam ve teknikle çağrıştırılması: bu benim amacım.” (Gustave Moreau)

AKIMI: SEMBOLİZM

“Ne dokunduğuma ne de gördüğüme inanıyorum. Sadece görmediğime ve sadece hissettiğime inanıyorum.” (Gustave Moreau)

Sembolizm, 19. yüzyılın sonlarına doğru, sanatçıları fikirleri körü körüne tasvir etmek yerine semboller ile ileten, “Empresyonizm”, “Gerçekçilik” ve “Doğalcılık” gibi doğal dünyayı gerçekçi bir şekilde tasvir eden sanat hareketlerine bir tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Hareketin başlangıcı, yazar Jean Moreas’ın ünlü “Sembolist Manifesto”sunu yayınlamasıyla 1886’ya kadar uzanabilir. Her insanın, doğal unsurun ve nesnenin daha derin bir fikir veya duygu sembolünü temsil etmek için kullanılması gerektiğini savunan Moreas, sanatçıların gerçeği taklit etmek yerine sembollerle ifade etmeleri gerektiğine inanıyordu. Sembolistler yakın gerçekliklerini tasvir etmek yerine, duyguları, düşünceleri ve fantezileri ifade etmiş, günlük yaşamlarından kaçarak, kişisel inançları, fantezileri, efsanevi ve İncil hikayelerini bir sığınak gibi gördüler. Eserlerinde, aşk, erotizm, cinsiyet aynı zamanda korku, çöküş, ölüm gibi konulara yer vermişlerdir.

Sembolizmin önde gelen temsilcilerinden biri olan  Gustave Moreau mitolojiden esinlenerek detaylı resimler çizerken, çağdaşları Odilon Redon vücut parçalarının siyah beyaz çizimleri, James Ensor ise garip, çarpık figürlere dayanan benzersiz bir stil üzerinde çalıştı. Ayrıca  Gustav Klimt ve Edvard Munch gibi sanatçılar da çalışmalarında , “Sembolizmi” Art Nouveau (Yeni Sanat) ve “Ekspresyonizm” ile birleştirdi.

HESİODOS VE FELSEFE

Antik Yunan edebiyatının en önemli iki isminden birisi olan Hesiodos şiir geleneğinin öncüsü sayılmaktadır. En önemli diğer isim olan Homeros’dan yaklaşık iki yüz yıl sonra yaşamış olan Hesiodos, dil ve üslup açısından her zaman Homeros’un gölgesinde kalmıştır. Heredot’un aktardığı gibi tanrı adlarını ve soylarını bizlere anlatan bu iki yazardır. Anadolu topraklarında olan kültür bağı ve medeniyetleşme o topraklardan çıkan Homeros’un da kurulan Yunan devlet geleneği içerisinde yüceltilmesini sağlamıştır. Şimdi ki Yunan coğrafyasında yaşamış olan Hesiodos Anadoludan uzak kalmasının bedelini Homeros kadar yüceltilmemesi ile ödemiştir. Aynı şekilde resim sanatında bile bu fark oldukça açık görünmektedir.

Homeros’un yüzlerce tablosu bulunurken, Hesiodos’un ne yazık ki sayısı beşi bile bulmayan tablosu vardır. Tablolarından ikisini Gustave Moreau yapmıştır. Ancak ne kadar değer görmese de çobanlık yapan Hesiodos bizlere İşler ve günler ile Theogonia adlı iki eser bırakmıştır. Hesiodos, Homeros’un aksine metinlerinde kendi adının yanı sıra çocuğunun adını ve yaşadığı yerin adını da bizlerle paylaşır. İşler ve günler adlı eserinden köyde yaşayan birisi olarak toplumu kapsayacak bir ahlak öğretisi oğlu üzerinden bizlere sunar. Ahlak felsefesi açısından aile, ekonomi ve insani ilişkiler üzerine belirgin ahlaki çizgiler çizmektedir.

Theogonia’daki görüşleri açısından ise Hesiodos’un anlattığı tanrılar soyu Homeros’un anlatısından farklıdır. Homeros tanrılar soyunu Okeanos ile başlatırken, Hesiodos tanrılar soyunu Khaos’a dayandırmaktadır. Khaos, evrenin düzenden önceki karmaşık, şekilsiz, ayrışmamış, anlaşılmayan ve kontrol edilemeyen hâlini temsil etmektedir. Hesiodos’un felsefi açıdan Homeros’tan daha önemli olmasının başlıca nedeni tanrıların soyunu bir yere dayandırma düşüncesidir. O, nedensellik zincirini khaos’a kadar geriye götürebilmiştir. Daha sonra gelen filozoflar ise bu zinciri daha da geriye götürmeye çalışmışlardır. Örneğin Platon Hesiodos’un bu zincirini bir adım daha geriye götürebilmiştir.

Platon’a göre cisimlerin hammaddesi yaratılış gereği olarak düzenden yoksun şekilsiz yani kaotik bir yapıdadır. Platon’un demiurgos’u yani evreni devene sokan mimar kaotik haldeki hammaddeye şekil ve düzen verir. Demiurgos’ un en belirgin özelliği bir şeyi yoktan var etmemesidir, yaratmaz, yoktan bir şey var etmez, fakat varolana olana biçim vererek bir şeyler meydana getirir. Yani platonun evreninde ilk olarak biçimsiz ve düzensiz yapıdaki hammadde vardı. Bu da platonun evreni ilk halinin khaos olduğunu bize gösterir. Daha sonra demiurgos bu hammaddeye şekil vererek onu düzenli bir hale soktu ve evren kaostan kozmosa doğru bir değişim gerçekleştirmiş oldu.

Hesiodos bizlere tanrılarla beraber insanların yaşamış oldukları çağları da anlatır. Bu çağlar insanların ontolojik, epistemolojik, teolojik ve etik açıdan nasıl bir dönüşüme ve çöküşe uğradığını bizlere sunmaktadır.

Altın Çağ:  

Tanrılar tarafından yaratılan ilk insanlar, Kronos zamanında yaşadı . Altın çağ zamanıydı ve dünya sonsuz bir bahar tarafından sarılmıştı. Dünya, toprağı ekmeye ve hasat etmeye gerek kalmadan meyvelerini kendiliğinden ürettiyordu. Zephyros tohumsuz doğmuş çiçekleri okşadı, mahsuller ve tarlalar ile sarılmış yeryüzünden süt ve nektar nehirleri akıyordu.

Tanrılara olduğu gibi, altın soyun adamları, varlıklarını yorgunluk ve sefaletten uzak, acısız bir ruhla geçirdiler. Zamanlarını eğlenceler ve danslar arasında, sakin bir sevinç içinde geçirdiler. Herhangi bir çaba olmadan, yabani meyvelerle beslendiler: çilek ağacının meyvelerini, dağ çileklerini, dikenli dallardaki böğürtlenleri, meşelerden düşen meşe palamuduları seçmeleri için yeterliydi. Koyun ve keçilerin sütünü içtiler ve bitkilerden sızan balla kendilerini yenilediler.

Yargıçlara ve yasalara ihtiyaç duymadan, sadakat ve doğruluğu kendiliğinden onurlandırdılar. O zaman köyler veya duvarlar yoktu, ne de erkekler savaşıyordu. Her biri mutlu bir şekilde, boş bir şekilde yaşadı ve doğkları yerlerden başka bir yer bilmiyorlardı. Asker, kask, zırh ya da herhangi bir silah yoktu. Savaş bilinmiyordu.

Bu mutlu ırk her zaman ayaklarında ve ellerinde aynı canlılıkla tüm rahatsızlıklardan uzak, çok uzun süredir varlığını sürdürdüler. Ve onlar için ölüm zamanı geldiğinde, uykudan kaçırılan birinin tatlılığıyla gözlerini kapattılar.

Gümüş Çağ:

Zeus kendi egemenliğini sağladığı zaman , gümüş çağı da devraldı. Altın çağdan daha fakir , ancak tunç olandan çok daha değerli bir dönemdi. Zeus , dünyayı dört mevsim olarak düzenledi. Gümüş çağda, erkekler kendilerini iklimin sertliklerinden korumak için ilk kez barınaklar ve evler inşa ettiler. Toprak ekildi, öküzler sürülmeye zorlandı.

Gümüş soy, ne görünüşte ne de akılda hiçbir şekilde altın olana benzemedi. Bu yaştaki erkekler, saygıdeğer annelerinin yanında evde oynayan yüz yıl boyunca çocuk kaldılar. Fakat gençliğin eşiğine ulaşıp erkek olduklarında, yaşamları çok kısa bir süre devam etti, kalbi kıskançlık ve delilikle kederli. Zayıf ve kavgacı, ölümsüz tanrıları onurlandırmayı ve onlara kurban etmeyi ihmal ettiler. Kızgın Zeus , hepsini yer altına dünyasına gönderdi.

Tunç Çağ:

Zeus başka bir ölümlü insan nesli yarattı. Tunç soy korkunç ve şiddetliydi, sadece sömürmeye ve kibirliliğe adanmıştı. Silahları, evleri ve çalıştıkları malzemeler hep tunçtu. Undan yapılmış yiyecekler yemediler, ancak göğüslerinde elmas kadar sert bir kalbi vardı. Büyük bir güçle donatılmış, güçlü bir vücut ve güçlü elleri vardı. Tanrılara karşı saygısız ve tarı tanımaz tavırlar içindeydiler.

Tunç soy sadece erkeklerden oluşuyordu. Üremek için kadın yarışmasına ihtiyaç duymadılar. Fakat Zeus, onları cezalandırmak için , tüm erkek cinsiyeti için sonsuz acıların bir aracı olan ondan gelen kadın ırkının arketipi olan Pandora’yı verdi . Tunç çağının insanları kendi elleriyle boğulmuşlardı. Zeus bir sel gönderdi ve iki kişi hariç herkes yeryüzünden silindi.

Demir Çağ:

Bu gerçekten de erkeklerin kendilerini yorgunluk ve sefalete kaptırdığı varlıklarını tanrıların gönderdiği ızdırap arasında sürüklediği en sefil çağıdır. Engeller her insanın yaşamına girer. Samimiyet, alçakgönüllülük ve sadakat ortadan kayboldu, onların yerine aldatmalar, tuzaklar, şiddet, talihsizlik aldı. İlk kez, ilk önce güneş ışığı ve hava gibi herkes için ortak olan dünyanın toprağına sınırlar çizilir. Erkekler rüzgardaki yelkenleri açıyor ve o zamana kadar dağların tepelerinde kalan ağaçların ormanları, şimdi bilinmeyen dalgalarda dans ediyor. Dünyanın bağırsakları kazılır, daha önce bilinmeyen demir ve altından daha zararlı olur. Her iki nesne de giderek daha acımasız savaşların, harabelerin ve kanın sebebidir. Fakat bugün, çok fazla kötülük ortasında, iyi şeyler hala varsa da, gelecekte her şey daha da kötüleşmeye mahkumdur.

Bir Cevap Yazın