Karma, Siz Ona İnanırsanız Vardır

Bu başlığın adını “Karma, Freud, Napolyonlar ve Sıradan İnsanlar” koymalıydım fakat birbirinden bu kadar uzak kelimeleri yan yana yazmak içime sinmedi. Karma var mı? Yazının bir parçası bu soruya cevap verecek sanıyorum. Karmaya inanmıyorum fakat inanç ile bilim bir yerde kesişiyorsa gerçeği inanç olarak tarif etmekte bir sakınca olmasa gerek.

Öncelikle karma nedir? Karma yaptığımız tüm hareketlerin bize döndüğü inancına dayanıyor. İyi şeyler yaptıysak iyi şeyler buluruz, kötü şeyler yaptıysak kötü şeyler. Herkes ektiğini biçer yani. Karmanın dini referansları yazının konusu değildir.

Freud Günlük Yaşamın Psikopatolojisi kitabında bir hikaye anlatır. Bir kadın onarılmakta olan bir caddede yürürken tökezliyor ve yüzünü evin duvarına çarpıyor. Bu yol hakkında daha önce kocasını uyardığı halde kendisi elleriyle yüzünü bile korumadan duvara çarpıyor. Bütün yüzü çizik içinde kalıyor ve gözleri morarıp şişiyor. Gözlerine bir şey olacağından korktuğu için doktor çağırıyor. Freud’a olayı anlatırken inanılmaz bir biçimde başkalarını uyardığı şeylerin bir şekilde kendi başına geldiğini söylüyor.

Freud olayın ayrıntılarını anlattıyor kadına. Yüzünü çarpmadan önce dükkanda bir tablo görmüş. Bu tablonun çocuk odasına çok yakışacağını düşünmüş. Dükkana doğru giderken kaza gerçekleşince bu düşüncesini unumuş tabii. Freud olayı anlattırdıkça ilginç detaylar anlatır kadın. Sağına soluna bakmadan neden dikkatsizce yürümüştü ve neden çarpa anında ellerini kullanmamıştı. Kadın bunun belki de bir cezalandırma olduğunu söyler. Çünkü önceden eşinin onayıyla bir çocuk aldırmıştır ve bu hareketin suçluluğunu duyar. Freud’a böyle bir şeyin cezasız kalamayacağını söyler. Olay çocuk odasına yakışacağını düşündüğü bir tabloyu görmesiyle başlamıştır.

Bu hikaye bize Freud haklıysa, vicdanımızı etkileyen durumların biz farketmesek de eylemlerimizi etkilediğini anlatmaktadır. Aynı kitapta şunu da söyler:

“İnsanların sokakta nasıl davrandıkları gözlense (olağan dışı bir davranış olmayan) geçen kadınlara bakmak üzere dönen erkeklerin sık sık küçük bir kazayla karşılaşıklarını görecektir. Bazen yükseltisiz bir kaldırımda bileklerini burkarlar; bazen elektrik direğine çarparlar ya da başka bir şekilde kendilerini incitirler.”

Çiçek Saat

Hikayedeki kadın eğer davranışını meşrulaştırabilseydi başına böyle bir şey gelmeyecekti. Meşhur Çiçek Saat hikayesinde de benzer bir örnek vardır. Hikayeyi bir Zizek kitabında okumuştum. Bir kadın antika dükkanına gider. Çiçek şeklindeki saati çok beğenir fakat parası yetmemektedir onu almaya. Saati gizlice alıp saklar. Daha köşeyi dönerken satıcının arkasından geldiğini düşünmeye başlar. Telaşlı adımlarla uzaklaşır ve evine gider.

Saati eve getirdikten sonra herkesin kendinden şüphelendiğini, o konu hakkında imada bulunduklarını düşünür. Söylenen normal laflarda ima arar. Saatten kurtulmak ister ve çöpe atar. Çöpte bulunur diye saati yüzlerce parça haline getirip köprüden nehrin ortasına atar. Suyun altında saatin parçalarının parladığını düşünür. Her yerde çiçek saati görmeye başlar ve sonunda aklını kaybeder. “Çiçek saat” “çiçek saat” diyerek dolaşır.

Napolyonlar ve Sıradan İnsanlar

Suç ve Ceza kitabında Raskolnikov insanları Napolyon gibi olağanüstü insanlar ve sıradan insanlar olarak ayırır. Napolyonlar kendi amaçları uğruna binlerce cana kıymaktan çekinmezler. Amaçlarına ulaşmak için her şeyi yaparlar ve bununla yaşayabilirler. Sıradan insanlar ise bunu beceremez. Ahlaki normların dışına çıktıklarında kendilerini kaybederler. Raskolnikov da tefeci kadını öldürmeyi kendi içinde aşamamıştır. Suçu vicdan azabına döner, vicdan azabı onu mahvedecekti.

Karakolda alakasız bir meseleden dolayı çağrıldığı halde bayılır, defalarca olay yerine gider. Hasta olur, sayıklar. Kendini ele verir. Diğer hikayelerde olduğu gibi kişi yaptığını haklı çıkaramaz. Açık veya gizli şekilde yaptıklarının karşılığını görür. Peki bunları yapan kişiler Napolyon gibi insanlar olsalardı? Troçki acaba öldürülmesine nede olduğu insanlar için kendini mahveder miydi? Çaldığı bir saat veya bir çocuk aldırma kararı onu zerre etkiler miydi? Muhtemelen cevap hayır olacaktır.

Sonuç

Bu hikayelerde karma denilen şeyin belki bir bölümünün susturulamayan vicdan olduğunu kabul edebiliriz. Bizi etkileyen olay düşüncelerimizi ve bedenimizi etkileyebilir. Farkına varmadan anlamadığımız noktalara sürüklenebiliriz. İnançlarımız eylemlerimizi etkiler. Kendini gerçekleştiren kehanet olgusu da bununla ilgilidir. Etkilenmediğimizde ise bunlar zihnimizde değersiz kalır. Kim bilir?

Admin hakkında 326 makale
Öğretmen, sosyal bilimler meraklısı, sadeleştirme uzmanı.

1 yorum

  1. Sanırım burada Napolyon tipi insan yanlış aktarılmış. Dostoyevski’nin Napolyon insanı , yaptığı ahlak dışı bi hareketi yargıdan daha keskin, kendi iç hesaplaşmasıyla kendisi yapabilir. Yargı O insana kendi vicdanından daha büyük ceza veremez. Dolayısıyla bu üstün ahlaka sahip Napolyon tipi insanların yargılanmaya ihtiyacı yoktur, onlar kendi hesaplarını kendileri dürebilecek insaniyettedirler . Yani biraz yanlış anlaşılma olmuş 🙂

Bir Cevap Yazın