Madeleine de Proust

Proust’un büyük romanı Kayıp Zamanın İzinde, yediği bir madlen kekinin yazara, bir anıyı hatırlatmasıyla başlar. Yedi ciltilik bütün roman bu hatırlayışın ürünüdür. Yazar hafızasından bütün geçmişi geri çağırır. Proust’un ıhlamur çayına yumuşasın diye batırdığı bu kek onu geçmişteki bir zamana döndürür. Madlen kekiyle ilgili bu güçlü anlatı Fransızca’da kendine yer bulmuş. İnsanlar kendilerini geçmişe götüren bir koku ya da tadı anlatmak için bu tabiri kullanmaya başlamışlar. Madeleine de Proust.

Bazen aldığımız bir tat ve koku bizi geçmişteki bir zamana götürür. Kendimizi çocukluğumuzdaki bir anda veya başka bir zamandaymış gibi hissederiz. Bir kokuyla ya da tatla, çay kaşığı karıştırma sesiyle uyandığımız bir yaz sabahını hatırlayabiliriz. Sokaktan geçen bisikletten gelen bir zilli korna sesi bir anlığına bizi geçmişe dönderebilir. O anda hayatımızı belleğimize kaydettiğimizi ve yaşadığımız her şeyin belleğimizde olduğu düşünebiliriz. Proust’un yediği madlen kekiyle başlayan süreci bizde başka bir şey uyandırabilir. Bu anın eşsiz anlatımı romanda şöyle geçer:

Ama içinde kek kırıntıları bulunan çay damağıma değdiği anda irkilerek, içimde olup biten olağanüstü şeye dikkat ke­sildim. Sebebi hakkında en ufak bir fikre bile sahip olmadı­ğım, soyutlanmış, harikulade bir haz, benliğimi sarmıştı. Bir anda, hayatın dertlerini önemsiz, felaketlerini zararsız, kısa­lığını boş kılmış, aşkla aynı yöntemi izleyerek, benliğimi değerli bir özle doldurmuştu; daha doğrusu, bu öz, benliğimde değildi, benliğimin ta kendisiydi. Kendimi vasat, sıradan ve ölümlü hissetmiyordum artık. Bu yoğun mutluluk nereden gelmiş olabilirdi bana? Çayın ve kekin tadıyla bir bağlantısı olduğunu, ama onu kat kat aştığını, farklı bir niteliği olması gerektiğini seziyordum. Nereden geliyordu? Anlamı neydi? Nerede yakalanabilirdi? İkinci bir yudum alıyorum, ilk yu­dumdan fazlasını bulamıyorum, üçüncü yudumda, ikincide bulduğum kadarı da yok. İçmeye son vermem gerek, iksirin etkisi azalıyor sanki. Aradığım gerçeğin onda değil, bende olduğu belli.

Kayıp Zamanın İzinde / Swann’ların Tarafı – Marcel Proust

Buradaki hayatın kısalığını boş kılmış ve kendimi ölümlü hissetmiyordum vurguları çok önemlidir. Bu duygu aynı zamanda nostaljinin ortaya çıkma nedenidir. Bu başka bir yazının konusu olsun. Aynı koku ya da tat, o tada dair başka bir anıyı harekete geçirebilir. Fakat bu hatırlama işlemi kusurludur! Proust’un bu keşfi çok önemlidir çünkü geçmişi hatırladığında onun sabit olmadığını değişken olduğunu biliyordur. En azından “Proust Bir Sinirbilimciydi” kitabının yazarına göre. Bu arada söz konusu kitap iyi bir kitap. Bilimin son dönem keşiflerini sezgileriyle daha önceden fark eden bazı büyük sanatçıları anlatıyor.

“Bellek çürümüş duyumlardır.” yazıyordu psikolojiyle ilgili bir kitapta. Anılarımıza asla güvenemeyiz çünkü geçmiş hatırlandığı anda bozulur. Geçmişin bir kopyasını hatırlarız ve bu kopya her hatırlayışta daha da değişir. Bunun nedeni hafızamının uzun süreli belleğinin bugünden soyutlanmamış olmasıdır. Geçmişle ilgili şeyler bugünümüzden bağımsız değildir. Geçmişi bugün olduğumuz halimiz şekillendirir. Bir anlamda anılarımızı yeniden yazarız. Anıyı hatırladığımızdaki ruh halimiz değerlendirmemizi de etkiler. Aynı anıyı mutlu ve üzgün zamanlarımızda daha farklı değerlendirmemiz bile söz konusu olabilir. Kitaptaki harika ifadeyle, “Anıların değişken aynalarında kendi suretimizi görürüz.”

Hafıza, hafız, muhafaza ve muhafız aynı kökten gelir. Fakat bu koruma işi o kadar başarılı değildir. Hatırlayan özne olayları yeniden yaratır, geçmişi yeniden yazar. Bir anının farklı zamanlardaki anlatımlarda yeni eklemeler ya da değişmeler olduğunu duyduğumuz olmuştur. Proust da yediği madlen kekinin hatırasını hatırlar hatırlamaz onun değiştiğini biliyordu. Büyük romanını yazarken bu gerçeğin farkındaydı. “Anılarımızı yeniden ele geçirme gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. . .”

“Proust’un kabahatli sırrı şudur: Bir şeyi hatırlamak için önce yanlış hatırlamak gerekir.”

Anı nedir, bir anıyı düşündüğümüzde neyi düşünürüz? Özellikle çocukluk anılarımız birkaç görüntümsüdür sadece. Proust metinlerinde bu sır gizlidir. Roman boyunca sevgilisi Albertine’in tasvirleri değişir. Albertine’in güzelliği çenesinde, dudağında sonrasında da elmacık kemiğindedir. Anılar roman ilerledikçe değişmektedir. Bu rastgele yapılmamıştır.

Anıların bozulmuş hatta yanlış olarak karşımıza çıkmasından daha ilginç bir nokta vardır ki bir anının gerçekliğinden şüphe edilmez. Anı ne kadar değişmiş olursa olsun anlatıcı sözde gerçeği tüm dürüstlüğü ile anlatıyor olabilir. Muhtemelen anıyla ilgili hatırladığımız ilk görüntümsüye ve görüntüden daha önemlisi o andaki hissettiklerimize dönüş yapıyoruz. İlk yanlış hatırlamamız bizim sabitimiz oluyor ve bütün kopyalar bu ilk yanlıştan türetiliyor.

Kafka’nın babasına yazdığı mektubu getiriyorum aklıma. Kafka o kadar net şekilde babasının yaptıklarını anlatıyor ki ilgili anıyı hatırlamamasına imkan yok diyebiliriz. Fakat Kafka’nın mektubunun büyük bir hayal kırıklığıyla yazılmış olduğunu anlıyoruz ve Kafka’nın bugünkü durumunun geçmişe sızıp onu değiştirip değiştirmediğini ister istemez düşünüyoruz. Kafka’nın hayatı hayal kırıklıklarıyla dolu olmasaydı ve işler istediği gibi gitseydi acaba aynı Kafka geçmiş anılarını nasıl hatırlardı?

Kafka’nın başarısız evlilik girişimleri ve babasının bu konulardaki tutumu onu yıpratmıştır. Bu mesele Kafka için önemli görünmektedir. Acaba Kafka’nın evlenme girişimlerinden birisi özellikle babasının hamleleri sayesinde mümkün olsaydı geçmişteki anılarını Kafka yine aynı şekilde mi hatırlar ya da aynı şekilde mi değerlendirirdi? Babasının çocukluğunda ona karşı bu denli despot ve anlayışsız olduğunu yine düşünür müydü?

Konu hakkında daha fazla bilgi için bağlantıdaki kitabı okuyabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Diğer 1.069 aboneye katılın
%d blogcu bunu beğendi: