Mukaddime – İbni Haldun

Mukaddime İbn-i Haldun tarafından yazılmış hemen her bilimden, islam tarihinden bahseden bir kitap. Mukaddime, kitabın adı değil, giriş bölümüne mukaddime deniyor fakat adı böyle kalmış. Mesnevi yazı türünün Mevlana’nın kitabının adı sanılması gibi. Mukaddime sosyolojik tahlillerin yer aldığı ve bu bilimi (Umran) konu edinen ilk kitap olması bakımından önemli. İbn Haldun kitapta bu ilmi farklı kelimelerle tanımlamış ve farklı anlamlarda kullanmış. Umran kelimesi yetersiz kalsa da sosyoloji anlamında kullanacağım.

İbn-i Haldun güçlü fikirleri olan, kendi düşünce sistemini kurmuş nadir insanlardan. Söylediklerinde itiraz edilecek noktalar mutlaka var fakat bilim konusunda basiretli olduğu daha ilk sayfalardan anlaşılıyor. Üstelik böylesine eski bir kitap için.

Mukaddime bizde iki cilt olarak basılmış. Kitap hemen her şeyden bahsediyor. Mehdinin gelip gelmeyeceğinden, hadisçilikten, devlet yönetiminden ve bilimlerden. Biz İbn-i Haldun’u sosyolojinin kurucusu olarak biliyoruz. Kitapta ağırlık bu konu üzerine. Şu, “Devletler insanlar gibi doğar, büyür, yavaşlar ve ölür.” düşüncesinin sahibi. Mukaddime üzerine birçok aratştırma yapılmış. Ben sadece beğendiğim birkaç yeri buraya ekleyeceğim.

Dediğim gibi kitapta aklıma yetmeyen birkaç yer oldu. Yukarıdaki söz bunlardan biri. Diğeri ise şu: İbn-i Haldun Hindistan’da “yarıcılar” denilen bir topluluğun olduğunu bunların uzaktan işaretlerle ve kimi sözlerle bir koyunun karnını yarabildiğine şahitlik ettiğini söylüyor. İnanmak güç. Belki onun gözünden kaçmış bir hileydi bu, bilemeyiz. İbn-i Haldun bunu söyleyince öyle eğreti duruyor ki nasıl söylediğine şaşırıyorsunuz.

Kitapta bol bol mistizm öğeleri de yer alıyor. Ebced hesabından rüya deneyimlerine, büyücülükten savaşları kimin kazanacağının tespiti üzerine duyduklarını anlattığı bölümler var. İnanmak güç biraz ama diyor ki (Bu konularla ilgili olarak değil.)

Her akıl, gücünün yetmediği ve idrâk edemediği şeyleri inkâr eder. Ancak bu inkârcı anlayışı reddetmek için, bu usûllerin icra edilmesini ve kesin sezgiyi görüyor olmamız bize yeter. Güçlü bir zekâ ve sezgiye sahip olanlar, bu usûlleri doğru olarak ve kuralına uygun bir şekilde icra etmektedirler.

İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinden bazı alıntılar

Sosyoloji (Umran) ilminden ilk defa bahsetmesi üzerine

Bu ilim siyaset-i medeniye ilmi de değildir. Çünkü siyaset-i medeniye ilim, ahlâk ve hikmetin gereklerine göre insanların güven içinde hayatlarına devam edebilmelerini sağlayacak şekilde, bir ev veya şehrin işlerinin nasıl düzene konulacağıyla ilgilenir. Bizim bu kitapta bahsedeceğimiz ilmin konusu ise bu iki ilmin konusuna yabancıdır. Fakat bazı yönlerden bu iki ilim ona benzeyebilir. Bu ilim benim tarafımdan bulunmuş bir ilim olduğunu zannederim. Yemin ederim ki hiç kimsenin bu sahada söz söylediğine vâkıf olmuş değilim. Bizden önce gelenler bu konunun farkına mı varmadılar? Yalnız selefler hakkında bu zanna kapılmak da doğru değildir. Onlar, bu ilme dair ihatalı bir eser yazmış olabilirler. Fakat bu eser bizim elimize geçmeyebilir. İlimler çok olduğu gibi milletler ve milletler arasında filozoflar da çoktur.

Diğer milletlerin ilimlerinin kaybolması üzerine.

Elimize geçmeyen ilmî eserler, elimize geçenlerden daha çoktur. Halife Ömer (r.a.), Fars fetholunduğunda eski Farslardan kalma eserleri yok etmeyi emretmiş olduğu için, Farsların ilimleri ve eserleri yok oldu gitti. Keldanîlerin, Süryanîlerin ve Babil halkının ilimleri, kendi çağlarında âlimlerinin meydana koydukları eserler ve bunların neticeleri nerde? Kıbtîlerin ve onlardan önce gelip geçen milletlerin ilimleri, kitap ve eserleri nerde? Me’mûn başka dillerden, tercüme ederek meydana çıkarmayı emrettiği ve tercüme edenler çok olduğu ve pek çok paralar harcadığı için ancak bir kavmin ilmi ve eserleri saklanabildi ki bu millet de Yunanlılardır.

Devletin “neliği” üzerine.

Yukarda anlattığımız gibi, içtimaî hayat teşekkül ederek dünya mamur olduktan sonra birbirinin saldırganlığından kendilerini korumak için insanlar yöneticiye muhtaçtırlar. Yoksa düşmanlık ve zulüm insanın hayvanî olan bir tabiatı olduğu için, insanlar birbirlerine saldırırlar, hükûmet olmadığı takdirde onları bu tecavüzlerden kimse koruyamaz. Yaralayıcı hayvanlara karşı kullandığı silâhlar da insanları bundan koruyamaz. Çünkü bu silâhlar onların hepsinde de var. Bundan dolayı kendilerini diğerlerinin tecavüzlerinden korumak için başka vasıtalara muhtaçtırlar.

Hayvanlar bunu idrâkten âciz oldukları için bu vazifeyi göremezler. Bundan dolayı bu hüküm verecek otoritenin insanların kendilerinden biri olması zarurîdir. O otorite, onlara üstün gelmiş, iktidarı eline almış, onları kendine itaat ettirmiş olduğu için, kimse diğerlerine tecavüz edemez. Devlet manası işte budur.

İnsan alışkanlıklarının çocuğudur. Neye alışırsa doğru ve doğal olan ona oymuş gibi gelir.

Bunun esasında insanın tabiat ve mizacının değil; imkânlarının ve alışkanlıkların oğlu olması yatar. İnsan alıştığı bir durum, zamanla onun tabiî karakteri gibi bir şey olur. Sen bunları insanlar üzerinde sına, bunun benzeri çoktur; doğru olduğunu da anlarsın.

Halkı korkutmak onun üstünde baskı kurmak o çok istediğimiz neslin ortaya çıkmasına engeldir.

Mal ve servetlere el koymakla korkutmak ve şiddetli muamelede bulunmakla tebaa kuvvet ve cesaretini büsbütün kaybeder, tebaanın katlandığı zulümlere karşı koymaktan ümidi kesilmesiyle tebaanın hakir düşeceği bir gerçektir ki bu hakirliğin, cesaret ve kahramanlığı yok edeceği şüphesizdir.

Defineciler üzerine (Bir bitmemişler)

Malûm olsun ki, şehirlilerden akılları zayıf olan kimseler define aramaya düşkündürler. Bunlar eski milletlerin bütün servetlerinin yer altında gömülü olup bütün bu servetlerin sihirli mühürlerle mühürlenmiş olduğuna ve ancak bu tılsımların ilmine vâkıf olanların, bu tılsımların çözülmesine hizmet eden buhur ve kurbanlar getirenlerin, bunları çözen dualar bilenlerin bu tılsımlı mühürleri çözebileceğine inanırlar.

İlmin edinilme sürecine ilişkin.

Zamanımızda doğru ve faydalı öğretim metodunu bilmeyen çok sayıda hocaya bizzat şahit olduk. Bunlar henüz öğretimin başlangıcında, o bilginin anlaşılması güç olan meselelerini anlatmaya çalışıyorlar. Onu, bu meseleleri anlamaya ve ezberlemeye zorluyorlar. Hocalar bunu doğru bir öğretim yolu sanmaktalar. Hâlbuki öğrencinin zihni bunları anlayacak derecede gelişmiş değildir. Zaten o bilgiyi öğrenmek aslında güçtür. Bunun bir sonucu olarak öğrenci tembelleşir, zihni bilgiyi kabul etmez, onun bu bilgiyi öğrenememesi sürüp gider. Bu ise öğretim usûlünün bozukluğunun bir sonucudur.

Bunlar ilimde meleke sahibi olmak yolunun kitapta yazılanları ezberlemek sanırlar. Yukarda anlattığımız gibi, bunlar melekenin, ilmi münakaşalar ve münazaralarla, konuları ve meseleleri zihinde yerleştirmek suretiyle kazanacaklarını unuturlar.

Felsefenin temel konularından biri olan, beş duyu organının idrak için yeterli olmadığı üzerine

Bu mesele böylece anlaşıldıktan sonra şu hususa geçelim: Belki de ortada bizim sahip olduğumuz idrâk vasıtalarından ayrı bir idrâk türü daha vardır. Çünkü bizim idrâklerimizin muhdes (sonradan yaratılmış) ve mahlûk olduğunda şüphe yoktur ve Allah’ın yaratması insanların yaptıklarından daha büyüktür. O, insanların yaptıklarından ve bildiklerinden çok daha fazlasını yaratmıştır. Onun haddi hesabı malûm değildir, varlık bundan daha geniş bir daire teşkil eder, idrâkimize sığmayacak kadar muazzamdır. “Allah onları ötelerinden kuşatmıştır.” (Burûc, 85/20). Şu hâlde ey insan idrâkini de, idrâk ettiğin sınırlı şeyleri kabul etme, idrâkine ve bu idrâkine dayanarak zabt ve tespit ettiğin varlıklara kesin nazarla değil, şüpheli ve ihtiyatlı bir nazarla bak. Zira idrâk de, idrâk konusu olan şey de hatalı olabilir.

Daha fazla alıntı yaparsam yazı artık okunamayacak uzunlukta olacak. Mukaddime o zamanların düşünce dünyası hakkında bilgi verdiği için bile okunabilir. Eserde şan ve refahın 4 nesilde sona ermesi üzerine değerli tespitler var fakat alıntılamak uzun olur. Kitabı okursanız (iki cildini de) o bölüme daha çok dikkat edin derim. Kitapta kimi kelimeler farklı anlamlarda birkaç kez kullanılmış.

2 yorum

Bir Cevap Yazın