Osmanlı’da Bir Devlet Adamı : Said Halim Paşa

Birçok Osmanlı devlet adamı içinde Said Halim Paşa’yı önemli yapan çağının ötesinde düşüncelere sahip olması ve bunları eserlerinde dile getirmesi olması olabilir. Bizim, Osmanlı’nın asi Mısır valisi olarak bildiğimiz Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu Said Halim Paşa. Dünyayı kavramış ama gönlü İslam’da bir düşünce adamı. Cemil Meriç’in etkilendiğini düşünürüm Said Halim Paşa’dan. O romantik değildir ama. Zayıflamış bir devlette, çağının affetmez katı gerçekliği içinde pişmiştir.

Bu bilinmesi gereken fikir adamının bazı sözlerini alıntılamadan önce, yıllarca Avrupa’da yaşadığını ve Batı kültürünü en iyi tanıyan isimlerden biri olduğunu söylemek gerek.


Ne yazık, şurası unutuluyor ki, bir idare valnız bir adamın veya bir partinin değil, bütün bir neslin eseridir. Sultan Hamid kendi adıyla yâd edilen «Îdâre-i Hamidiyve»nin tek âmili ve kurucusu değildi. Belki bu idarenin mühim âmillerindendi, fakat Sultan Hamid dünyaya gelmemiş olsaydı, muasırları başka bir Sultan Hamid’in meydana gelmesine sebep olacaklardı.

Müşterek vatanımızın bulunduğu halden, en büyükten en küçüğe kadar herkese, mevki ve önemine göre bir mesuliyet payı düşmektedir. Vatanın başına gelen felâketler, vatan evlâtlarının ahlâkî noksanları sebebiyledir. Bu noksanlık, anavatana karşı olan vazifelerin yerine getirilmesini önlemektedir. Mes’uliyet ve noksanlarımızı her birimizin vicdanen kabul etmemiz gerekir.

Herkesin az çok kendi şahsının olgunluğuna inandığı muhitimizde, böyle sözde kalan bir ihtar ile kimsenin ahlâkî kusurlarını düzeltmeye kalkışması beklenemez. Esasen öteden beri şahsının mükemmelliğine dair beslediği fikir ve zan, bu noksanları görmesine mani olmaktadır. Kısacası, her ferdin, umumi kötülüklerden kendi hissesi kadar mes’ul olduğunu ve bu umumî fenâ halin ancak kendini düzeltmeye çalışması ile ortadan kalkabileceğini kabul ve itiraf etmesi lâzımdır. Bunun gerçekleştiği gün kurtuluş yoluna doğru büyük bir adım atılmış olacaktır.


Her milletin kendine has fikirleri ve hisleri olmasaydı, içtimaiyat ilmi (sosyoloji), hayvanat ilmi (zooloji) ile garip bir şekilde iç içe bulunurdu. Bunun içindir ki, başka milletlerin tecrübelerinden istifade etmeye kalkışan bir milletin, tamiri imkânsız birtakım hatalara düşmemesi güçtür.


Garp medeniyetinin şaşaasına o derecede hayran ve hayrette kalmışız ki, onu meydana getiren sebepleri kavramaktan âciz olup, gördüğümüz neticeleri medeniyetin sebepleri sanmış ve görünüşe aldanmışız. Şimdi garbın medenî milletleri gibi hareket etmek isterken tam aksini yapıyoruz. Çünkü bu milletlerin hiçbiri bizim yaptığımız gibi, komşusunun siyasî veya içtimaî müesseselerini kabul ve tatbik etmeye teşebbüs etmemiş, hiç biri kendi ruhunu diğerininkine göre teşkil etmeye çalışmamış, yahut kendi mânevî şahsiyetinden vazgeçip komşusunun fikir ve hareket tarzını tam bir teslimiyetle taklide girişmemiştir. Garp milletleri ilerlemek ve olgunlaşmak için önce sûiistimallere, adaletsizliğe ve cehalete karşı savaş açmışlardır.

İnsanlığın yükselmesine tabiî olarak hasım olan bu kötülüklerle, hiç çekinmeden, tam bir inançla, gerektiğinde can ve mallarını feda etmek hususunda tereddüt etmeksizin mücadele etmişlerdir. Demek bu milletlerin her biri, başkalarının çalışması sonunda değil, kendi gayretleri neticesinde tekâmül etmiş, meseleyi kendi hesabına ve kendi kendine, kendi kudreti ve aklının derecesine, kendi vasıta ve temayüllerine göre halletmişlerdir. Garptaki müesseselerde görülen değişik şekiller işte bu şekilde meydana gelmiştir. Bu sebeple Avrupa milletlerinin gıpta edeceğimiz özellikleri, geleceğe doğru mesafe almak için seçtikleri esaslar ve bu esaslara karşı gösterdikleri saygı ile bu esasları korumak için göze aldıkları fedakârlıklardan ibaret kalmalıdır. Maksatlarına varmak için tatbik eyledikleri icra şekillerine bakmamalıyız.


Şimdi artık Şark, «Haç» adına değil «Medeniyet» ve «İnsanlık» uğruna tecavüze uğruyor. Müslümanlar, artık görünüşte dinlerinden dolayı ayıplanıp hakarete uğramıyor, ama Avrupa ihtiraslarının tatmini için gerekli pazarların, lüzumlu mahlûkatı sayılıyor. Günümüzdeki Müslümanların hakarete uğramasının sebebi, «Teslis»i kabul etmekte gösterdikleri kabiliyetsizlik değil, kendi dinlerine karşı besledikleri sevgi ve hürmettir.

Bir dinin alacağı karakter, bulunduğu muhite bağlıdır. Dinin bir muhitteki tesirinin onu izah ve tatbik edecek olan fertlerin karakterlerine bağlı olması mecburidir. Avrupa Hıristiyan milletleri bu hususu aydınlatacak yeterli bir örnektir. Bu milletler, dinlerini medeniyetlerine yardımcı bir ilerleme unsuru olacak şekilde derleyip tefsir etmeye imkân bulmuşlardır. Şark Hıristiyanlar ise dinlerine ne o karakteri, ne de o tesiri verebilmişlerdir.

Admin hakkında 314 makale
Öğretmen, sosyal bilimler meraklısı, sadeleştirme uzmanı.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın