Oyalanma ve Parçalanma

Şehir apollonik olan doğa ise diyonizyak olandır. Şehir ölçe biçme plan düzen kanun ve kültürdür. Doğa ise bunların yokluğu, zıttı ve hatta yok edicisi olarak oradadır. Kültür doğa içinde, doğaya rağmen ve doğa tarafından imha edilmeyi bekler halde inşa edilir. Tüm bu atmler, avmler, pasajlar ve şehir meydanları, üniversiteler ve fabrikalar bir virüs, doğal afet veya savaş nedeniyle tepetaklak olabilir. Kültürün her ilerlemesi daha doğrusu apollonik her ilerleme dionysoscu bir tepki doğurabilir. Kültür cinsel devrimi doğa aidsi, kültür üstün teknolojik hamleleri doğa ise bunları katliam için kullanan nazileri ya da atom bombasını ortaya çıkaracaktır. Niçe bireyin karanlık yönünü anlatırken, “Bir ağaç ne kadar aydınlığa yükseliyorsa kökleri de o kadar karanlığa uzanmak zorundadır.” demişti. Birey için geçerli bu yasa kültür için de geçerlidir.

Doğa ve kültür arasındaki zıtlık, ego ile süperego ya da amigdala ile frontal lob arasındaki zıtlığın yaşamda ortaya çıkmasıdır aslında. Doğa ve kültür arasındaki ayrım gerçek bir ayrım değildir, çünkü birey kültürü ortaya çıkarır ve hem kültür hem de birey doğanın çocuğudur. Yine de çocuk ile bu anne (ya da baba) arasında insan yaşamına etki eden bir fark vardır. Bu annenin pek anaç olduğu söylenemez. Kültür bu anne ya da babadan kendimizi koruma çabasıdır. Yaralanma, zehirlenme, donma, aç kalmaya karşı kültür önlemler alır. Ölüm ise tüm aldırışsızlığı ile yolun ardında, gözünü bize dikmiştir.

Doğa ve kültür arasındaki ayrımın bir yansıması ise şehir ve köy arasındaki ayrımdır. Şehir apollonik köy ise dionysocudur demek yanlış olmayacaktır. Şehir doğanın zorluklarının en aza indiği yerdir. Hava durumundan, vahşi hayvanlardan, zehirli gıdalardan, avlanmanın tehlikelerinden ve vahşi hayat tarafından gelecek tüm tehlikelerden uzaktadır şehir. Köy ise doğanın yıkıcı etkisine daha açıktır. Buna rağmen şehir ya da şehirli diyonizyak olandan kaçamayacaktır. Kültürün güneşe yükselen dallarının bedeli karanlığa salınan kökleri olacaktır. Şehrin apollonik ilerlemesinin bir bedeli olacaktır.

Oyalanma fırsatı ve kültürün bedeli

Kültür yani şehir, bireyi ve bireyselliği oraya çıkarırken feda ettiği şey ötekilerle kurulan yakınlık ve benimsenme olacaktır. Şehir tüm tehlikeleri yok ederek insanı bir karıncaya dönüştürebilir. Yapılması gereken karmaşaya teslim olmak ve bir karınca gibi görevlerini yerine getirerek sürünün kalanının görevlerini yerine getiremesine bel bağlamaktır. Metrobüs vaktinde gelecek, kahvecide kahve hazır olacak ve gittiğin tiyatroda oyuncular hazır bulunacaktır. Uyum son aşamasına geldiğinde belki de insan topluluğu ile karınca sürüsü arasında bir fark kalmayacaktır. İnsanın bu mutlak uyum ve akışa kapılması yaşamını kolaylaştıracaktır fakat bir karınca için mükemmel olan bu sistem insan için mükemmel olmayabilir.

Yoksunluk bizi ilerlemeye iter, tutku ise yapılmayacak işlere girişmemize neden olur. Şehir her türden insan grubuna kendini iyi hisssetme imkanı verdiği için yoksunluğu azaltabilir. Her gelir grubu, kendi sosyal yapısı içinde hayatın karmaşasında kaybolup gitme ve “oyalanma” imkanına sahiptir. Hayatımızı bisiklet ya da rock müzik üzerine kurabiliriz. Hayatımızdaki bizi rahatsız eden ya da hatırlamak istemediğimiz şeylerden bir kaçış rampası görevi gören “oyalanma” araçlarına sarılabiliriz. Şehir yersiz yurtsuzluğu mümkün kılan bir özgürlük alanıdır. Büyük bir metropol artık bir Disneyland’dir. İyi bir bilgisayar oyuna dalıp saatler, günler geçirir gibi iyi bir “oyalanma” aracı bulup ömür geçirmek mümkündür.

Köyün iki büyük özelliği vardır. Birisi “pleajure” ın (Pleajure kelimesini; keyif,zevk, eğlence ve oyalanma anlamında kullanıyorum.) yokluğu diğeri ise işbirliğine duyulan ihtiyacı zorunlu kılmasıdır. Bir yerleşim yeri pleajuredan ne kadar yoksunsa şehir olmaktan o kadar uzaktır. Köy şehrin olanaklarını barındırmaz ve insan diğer insanlara maruz kalmadan onlarla bir arada olma imkanına sahip değildir. Bir stadyum ya da kafe insanlara birbirlerine maruz kalmadan bir arada olma imkanı verir. Ancak başkasının gözünde var olduğu zaman var olduğuna inanabilen insan için ötekilerin varlığı ve onayı vazgeçilemezdir.

Köyde böyle bir lüks olmadığı için insanın varlığını başkalarına onaylatma çabasının bedeli ötekilerle ister istemez girilen mücadelenin yoğunluğudur. İşler ters gittiğinde ortamı terkedip sorunu çözmek mümkün değildir. Ortam değiştirmek pek mümkün olmadığı için ortamı terketmek kabuğuna çekilmek demektir. Bu yüzden en baştan işlerin ters gitmemesi için belli kodlara göre davranmak gerekir ki bu da hep tetikte olmayı ve olası tehditleri göz önünde bulundurmayı gerektirir. Bu şartlarda köyde keyif vermesi beklenen kısıtlı faaliyetler bile keyif vermemeye başlar. Kendini dayatma imkanına kavuşan uyumsuz ve eğitimsiz birkaç birey her şeyi berbat etmeye yeter. Berbat etmeseler bile berbat edebileceklerini bilmenin verdiği gerilim pleajure’ı yok eder. Şehrin aksine, köyde bundan kaçmak kolay değildir.

Köyün diğer önemli özelliği ise işbirliğini zorunlu kılmasıdır. Köyde ortak çıkarlar daha fazladır ve bu insanların bir araya gelmelerini sağlar. Aile arasındaki etkileşim bile daha fazladır. Sülaleler arasındaki bağ daha güçlüdür. İşler çoğu zaman ortaktır. Büyük aileler ve ortak konut paylaşımları köyde daha sık görünür. Bir aileye ya da gruba ait hissetmek ve diğer insanlarla bu kadar iç içe olmak zorunludur. Bu duygu aynı zamanda bir bağlılık ve güven duygusu oluşturur. Birey kendini olduğu yere daha ait hissedebilir ve görece büyük grubu tarafından koşulsuz bir kabule sahiptir. Birey için maddi ve duygusal desteğe ulaşmak daha kolaydır.

Şehirde daha az olan budur. İşbirliğine olan ihtiyacın azalması bireyselleşmeyi mümkün kılar ama parçalanmayı artırır. Kimse kimseyi çekmek zorunda değildir. Hatta anne ve babasını bile. Diğerlerinden kopuş birey olmayı sağlar. Birey ise kültür ve medeniyeti kurar. Bu birey olma ise beraberinde parçalanmayı getirir. Bir yere ait hissedememe ve yersiz yurtsuzluk hissi. Bu aynı zamanda bireyin yalnızlaşması ve kendini yavaş yavaş hiçbir yere ait hissetmemesi anlamına gelebilir. Birey artık bir gruba dahil değildir, arkasında diğer insanların varlığını hissetmiyordur ve yalnızdır. Bireyin ötekilerden ayrılması kendi üzerine daha fazla düşünmesi demektir. Bu ayrılış ötekinin değerlerini de tekrar sorgulamayı getirebilir. Bu düşünmenin ucu bucağı yoktur. Sanat, felsefe ve bilim bu düşünmeden beslenir.

The Banshees of Inisherin

Yazıyı fazla uzattığım için The Banshees of Inisherin (2022) filmini kültür doğa ve parçalanma temelinde ele almak için fazla yerim kalmadı. Yazı düşündüğüm gibi gelişmedi. Şehirde apollonik oyalanmayı ve bireyselleşmeyi kazanmanın bedeli parçalanmadır. Filmdeki iki cümleyi ele almak isterim. “Senden sıkıldım artık.” “Ben buna vakit öldürmek değil arkadaşlarınla hosça vakit geçirmek diyorum.” Film bu iki zıtlığın bireyselleşmenin ve parçalanmanın bize anlatılmasıdır. Üstelik bu parçalanma, filmde sadece bir kavram değildir.

Bir filmin geçtiği mekan hikaye hakkında az çok fikir verir. Mekan felsefesi olarak ise bir filmin metropolde mi yoksa kırsalda daha doğrusu ormanda, adada ya da bir köyde geçmesi farklı değerlendirmeleri gerektirir. The Banshees of Inisherin, filmin geçtiği mekan olan “kasaba” ve birey olmanın bedelini hatırlattığı için özel bir yapımdır. Kasaba ne şehir ne doğadır. Şehir ve köy arasında kalan bir bireyin müzik yapma mücadelesini görürüz. Müzik yapmak için bireyselleşmesi gerekiyor. Bunun bedeli ise parçalanmadır yani yalnızlaşması. Parçalanmadığında ise ne olacağını biliyoruzdur. Kalabalığa karışıp yok olacaktır. Bireyselleşemeyecektir. Müzik yapması için yalnız kalmasına izin verilmezse parmakları olsa bile müzik yapamayacaktır. En yakın arkadaşıyla bir araya geldikleri sürece parmaklarının olup olmamasının bir önemi yoktur. Belki de yönetmen de bunu anlatmak istemiştir.

Bir Cevap Yazın

Diğer 1.076 aboneye katılın