Şirazi, Sosyal Bilimler

Platon’un Mağarası 2.0

Kant felsefesinin önemli bir noktası belki de onun Platon ile Aristo’yu uzlaştıran numen ve fonomen üzerine düşünceleridir. Fenomen şeylerin duyularla algındığı halidir yani görünüşüdür. Bir kalem, bir at, bir insanın bize görünüşleri fenomendir. Dünyayı fenomen yani görünüş olarak algılarız. Numen ise fenomen gibi varlığın bize göründüğü hali değil aslında ne olduğudur. Numen fenomenin ötesinde erişilemez bir alandadır. Çünkü zihin şeylerin, kendi anlayacağı şekilde dönüştürülmüş hallerine temas edebilir. Bizde bir karşılığı yoktur numenin. Biz onları belki bazen belli belirsiz sezer ya da sezdiğimizi düşünürüz. Asla emin olamayız.

Numen gerçekten var mıdır? Numen zaten varlığın zihin süzgecinden geçmeyen halidir ve vardır. Peki ona erişebilir miyiz? Buna evet demek güç olabilir fakat uzay zamanda veya uzay zaman dışında var olan ya da bizim bildiğimiz anlamda varoluş biçiminden öte bir şeyler bile olabilir. Buna evet ya da hayır diyemeyiz. Metafizik burada gizlidir. Var olmadan var olan bir şey ya da bir var olma potansiyeli. Zihnin erişemediği bir alan belki. Platon’un mağara alegorisi hakikatle aramızdaki perdeyi anlatıyordu. Zihnin aydınlanarak kurtulacağı bir mağara. Kant Platon’un idealar dünyasının ayaklarını yere bastırarak ona numen der. Fenomen dünyasının incelenmesi ise Aristocu anlamda hakikatin aranmasıdır demek yanlış olmayacaktır. Platon’un idealarda, Aristo’nun şeylerin kendinde aradığını Kant böylece sentezlemiş olacaktır.

Platon’un Mağarası 2.0

Platon’un mağarasının bir yorumunu da o mağaranın kafatası olarak değerlendirilmesidir. Fenomen dünyasını anlamak bile zordur çünkü aslında doğadaki herhangi bir şeyi anlamaya çalıştığımızda onu zihnin süzgecinden geçirerek anlarız. Onun aslında ne olduğunu bilemeyiz. Bir atı anlamaya çalıştığımızda duyularımız vasıtasıyla onu zihnimizde oluştururuz fakat zihnimizde oluşan at artık atın kendisi değildir. Atın bir gölgesidir. Çünkü o artık zihin süzgecinden geçmiştir. Fenomen olarak karşılığı vardır artık zihnimde. Atla ilgili yapacağım hiçbir tanım hedefine varmayacaktır.

Platon’un mağarasından çıkan kişi aydınlanabilirdi fakat numen bilinemez. İnsanın sınırı her şeyi anlayamaz Kant’a göre ve en noktada anlayacağımız şeyler vardır. Bunlar bizim sınırlarımızdır. Tanrı (özgürlük), evren (sonsuzluk) ve ruh (ölümsüzlük) bu sınır kavramlardır. Aristo varlığı kategorilendirmişti. Kant bu kategorileri yeniden ele aldı ve bilinemeyecek olanın da sınırını çizdi. Bu sınırdan bahsederken de Platon’un idealarını atıf yaptı. Burada şu soruyu sormak gerekir sanırım. Aristo varlığı kategorilere ayırmıştı, Kant ise bilemeyeceklerimizi, belki de olmayanları kategorilere ayırdı. Kant bilemeyeceğimiz şeyleri kategorilendirerek aslında bir şey söylemiş oldu mu? Varlığı kategorize etmek bile büyük sorunlara neden oluyorken hiç bilmediğimizi ve belki de yokluğu kategorize etmek ne kadar çok soruna neden olacaktır.

Zihin dil bariyeri

Varlıkları zihin süzgecinden geçirdiğimiz için onlar varlıkların gölgelerine dönüşür dedik fakat zihinden dile geçtiğinde bu gölge daha da belirsizleşecektir. Mantık bilimi de buradan çıkar. Zihin ve dil birbiriyle tamamen örtüşmeyecektir. Zihin dilden önce gelir. Hayvanlarda dil olmadığı halde zihnin bazı mertebelerinin olduğunu anlıyoruz. Dil zihnin esnekliğine yanıt veremez bu yüzden bazen eğip bükeriz dili fakat o bile yetmez. Konuşmaya başladığımız anda zihnimizdekinin ne kadarını aktarabildiğimiz tartışma konusu olur. Tam olarak hissettiklerimizi anlatmak için dile takla attırabiliriz bazen. Teoman, “Tüm bu garip duygular bir tür iç kanama” ya da “Evimin yolu beni unutmuş.” dediğinde yaptığı budur. Yine de tam hissettiklerini ifade etmiş olabilir mi?

Zihin dilden kapsamlı bir şeydir demek istediğim. Zihnin barındırdıklarını dil ile ifade edemeyiz. Steven Pinker böğürme ve çığlık gibi tepkilerimize dilin sonradan eklemlendiğini söyler. Dili izlersek onun kökenlerini muhtemelen daha ilkel olan çığlık ve böğürmede bulacağızdır. Acı çeken birinde görürüz bunu. Daha doğrudan anlatır kendini çığlık ve böğürme. Üstelik dil iletişimin bir biçimidir ve jest ve mimiklerimiz de zihnin karşı tarafa aktarılmasında etkilidir. Bu zihnin dilden fazlası olduğunun göstergesi olarak kabul edilebilir. Mevlana, “Sessizlik Tanrının dilidir geriye kalanlar zayıf bir çeviridir.” derken belki bunu kastetmiştir.

Zihin düşünmekten de fazlasıdır.

Zihnin konuşmaktan fazlası olduğunu söyledim. Köpekler konuşamaz ama kapatıldıkları yerden nasıl çıkacaklarını anlarlar. Fareler labirentlerin yolunu ezberleyebilir. Ayılar basit mekanizmaları çözebilirler. Konuşmasalar da yapabilir bunları bu canlılar. Ve bazen insanlar dili eğip bükerek, sanatla onu zihne yaklaştırabilirler. Zihin düşünmekten de fazlasıdır dedim. Peki düşünmek ne demek? Düşüncenin maddesi veri yani bilgi ve onu işleyecek donanımdır.

Aynı gözlemden hayvanlarla farklı sonuçlar çıkarmamız hatta onların sonuç çıkarmaması ve hatta iki insandan birinin bir sonuç çıkarabilirken diğerinin sonuç çıkaramaması neyle açıklanmalıdır? Bilgi ve donanımla. Duyu organlarımız ve duyu organlarımızın aldığı verileri işleyen beynimiz donanımımızdır ve bilgi de bu donanıma eklediğimiz kayıtlardır. Zıpkınla balık tutmam için balığı görmem gerekir ve zıpkın kullanmayı bilmem. Balığı göremezsem ya da zıpkın kullanma bilgisi bende yoksa amacıma ulaşamam. Ormanda aç kaldığımda mantarı fark etmek, diğer şeylerden ayırt etmek duyu organlarımda ilgilidir fakat hangi mantarın zehirli olup olmadığı bir bilgidir. Bilgi de deneyimlerimizden gelir.

Şimdi önemli bir noktaya geldik. Düşünmek aslında bir ayırt etme ve deneyimlerle karşılaştırma işiyse deneyimlemediğimiz ve deneyimlesek bile ayırt edemediğimiz şeylerle karşılaştığımızda ne söyleyebiliriz? Elektrik çarpmasını bile tarif edemeyiz ve bu deneyimi ancak çarpmaya benzetebilmişiz. Hiçbir şey olmasa bile bir şeyler oldu 🙂 Buradan tekrar numen konusuna dönebiliriz. Biz her şeyi anlayabilecek, ayırt edebilecekler varlıklar değiliz. Biz bilebileceklerimizi biliriz. Bu zihinlerimiz uzay zamanda evrimleşmiştir ve fazlası varsa bile bunu deneyimleyecek ve ayırt edecek bir donanımımız yoktur. Eğer tüm bu görünenin (fenomen) ardında bir gerçek varsa bile biz onu hiç anlamayacak olabiliriz.

Zihne doğru Aristocu bir kazı

Zihnin ne olduğunu, dünyayı “ölçümüze” göre anlamamızı sağlayan bu zihnimizin bile ne olduğunu bilmiyoruz muhtemelen. Zihnimizi düşünürken düşündüğümüz şey esasında neokortekstir. Beyin sapı ve limbik sistem ise çok daha ilkel varoluş biçimleriyle ortak donanımımız. Evrim artık ne olduğumuzu anlamak için daha derinlere, buralara iniyor. Aristo herhalde gerçeği burada aramayı denerdi. Belki buralarda gerçeği buluruz da. Ne kadar derine inebiliriz? Birkaç yüzyıl da evrimle oyalanıp başka bir gerçeğe mi çıkacak bu yol? Sahiden gerçeğe hiç ulaşamayacak mıyız?

Platon’un mağarasına dönersek, buradaki mağarayı aynı zamanda bir bilinçdışı sembolü olarak ele almak bizi ilginç yerlere götürebilir. Belki de Sokrates’e yol gösteren “daimonu” buluruz orada. Zihnimiz mağaramız ise o mağarada ne olduğunun keşfi elbette değersiz değildir. Mağaranın içinde gördüklerimiz mağaranın dışında gördüklerimizle temas kurmanın tek yoluysa yapılabilecek en anlamlı şey mağaranın içindeki her şeyi dikkatle incelemek olmalıdır sanırım.

Not : Kant’ın fenomen ve numen ayrımı Dücane Cündioğlu Hoca’nın buradaki videosunda anlattıklarına dayanarak ele alınmıştır. Yanlış anladığım yerler olabilir. Numen fenomen ayrımı için ilgili videoyu ve farklı kaynakları inceleyebilirsiniz.

2 Comments

  1. Neslihan

    Öncelikle yazı için teşekkür ederim. Sonda verdiğiniz linkteki kanaldan da haberim yoktu. Bir program oluşturup kanaldaki derslerden faydalanmayı düşünüyorum. Haberdar olmama vesile olduğunuz için ayrıca teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: