Postmodernizm Ya Da Anlamın Kaybolması

Postmodernizm modernizm sonrası dönemi ifade etmek (1950’li yıllardan beri) için kullanılan bir terim. Başlangıçta bir sanat akımı olarak ortaya çıksa da zamanla başka alanlar için de postmodernizm kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Postmodernizm geniş bir kavram. Yazıda bu kelime Fredric Jameson’ın geç kapitalizm kavramı üzerinden ele alınmıştır.

Postmodernizme eleştirel bir bakış ve onun sanattaki etkisi üzerine bir yazı oldu. Postmodernizme kendini savunma hakkı vermediği için ve Jameson’ın postmodernizm hakkındaki bazı olumlu görüşlerine de yer verilmediği için biraz haksız bir yazı oldu.

Jameson postmodernizmin yeni bir dönem olduğuna karşı çıkar. Bu dönem modernizmden ayrı bir dönem değil onun devamıdır. Sanat ve medya metalaşmış ve anlamsızlaşmıştır. Bu yüzden postmodernizm yerine geç kapitalizm kavramını kullanır. Modernizm ve postmodernizm ayrımını yapmak ne konuştuğumuzu bilmek açısından önemli. Kısa bir modernizm ve postmodernizm ayrımı yapalım:

Modernizm ve Postmodernizm

  • Derrida, Foucault, Deleuze, Kristeva, Deleuze, Guattari, Lyotard ve Baudrillard, bu dönem açısından oldukça önemli düşünürlerdir. Resimde Andy Warhol, mimaride Frank Gehry ve Frank Lloyd Wright, müzikte Philip Glass ve sinemada Goddard postmodernizmin en iyi örneklerindendir.
  • 1950’li yıllarda başladığı düşünülen postmodern dönemle birlikte, sabit kurallar ve büyük anlatılar yerlerini çok sayıda fikre, farklılığa ve çok kültürlülüğe bırakmıştır. Artık ortak değerler, ritüeller, semboller önemli değildir.
  • Nesnel bilginin, büyük tarih anlatılarının, kuralların, kitle kültürünün, hiyerarşinin ve anlamın önemli olduğu modernizmin aksine, postmodernizmde, anlamsızlık, kuralsızlık ve hatta keyfilik egemendir. Postmodernizm, büyük tarih anlatılarını reddettiği gibi, kuralları ve temellendirmeleri de reddeder.
  • Artık herkesin aynı nesneye bakarak farklı anlamlar üretmesi mümkündür. Postmodern dönemde metnin tek bir anlamı yoktur. Bu dönemde her bakanın/okuyanın farklı bir anlam çıkardığı, sınırsız sayıda anlamın olduğu…
  • Modern eserlerin aksine, postmodern eserlerde zaman-mekân olgularının yok olduğunu, gerçeklik kaygısının ortadan kalktığını görebiliriz.
  • Modernlik, homoseksüelleri, delileri dışladığı ve “normal” olan ve “diğerleri” şeklide kalıplar yarattığı için için bir hapishane toplumudur. Oysa postmodern dönemde, farklılıklar daha fazla kabul görür hale gelmiştir; çünkü tek bir doğrudan, gerçeklikten ya da “normal” olandan söz edilemez.
  • Her iki dönemde de sanatın sınıf tahakkümünü meşrulaştıran bir araç olduğu ortadadır. Ancak postmodern dönemde, modern dönemden farklı olarak, sanat içeriği anlamsızlaşarak ve kitle kültürünün öğeleriyle hiç olmadığı kadar iç içe geçerek daha da bir metalaşmıştır.

Neden postmodernizm değil de geç kapitalizm?

Çoğu düşünür postmodernizmi endüstri sonrası toplum olarak görse de Jameson gibi Marksist düşünürler bu dönemin sanayi toplumundan kopuş olmadığını, kapitalizmin bir sonraki aşaması olduğunu savunuyorlar. Farklılık söz konusudur fakat temel aynıdır. Postmodernizm kapitalizmin sosyo ekonomik atmosferinde ortaya çıkmıştır. Ne değişmiştir ki? Zengin ile fakir arasındaki ayrım eskiden olduğu gibi artmaya devam etmektedir. Değişen gücün biçimidir sadece. Sanayi devriminin makro makinelerinin yerini günümüz mikro makineleri almıştır.

Mikro araçlar, büyük sanayi makinelerinin yerini almıştır. Bu mikro araçlarla birlikte, her gün her yerde sürekli bir enformasyona maruz kaldığımız ortadadır. Sürekli etrafımızı saran bu mesaj fazlalığı da, bir tür anlamsızlık yaratmakta ve zihnimizi bulandırmaktadır. Bu durum da hiç kuşkusuz kapitalizmin devamına ve güçlenmesine yardımcı olmaktadır. Frederic Jameson, modernizmi tekelci kapitalizmin çocuğu olarak tasvir ederken, postmodernizmi, çok uluslu şirketlerin hüküm sürdüğü dünyada geç-kapitalizmin çocuğu olarak anlatır. Dolayısıyla postmodernizm meta fetişizmini kutsar ve böylece neo-liberalizme bir anlamda eklemlenir (Tüzen, 2008: 156).

Sanat ve edebiyat kasten veya kasıtsız şekilde sınıf tahakkümünü meşru kılar.

Van Gogh’un Bir çift çizme eserinde ya da Munch’un Çığlık eserinde bir gerçeklik görürüz. Fakirlik, endişe ve benzeri durumlar resimlerde barizdir. Postmodernizm ile birlikte, resimlerde artık fakirliği, yoksulluğu anlatan ya da bize ne düşünmemiz gerektiğini sunan eserler yerine, gerçekliği sorgulayan, bambaşka gerçeklikleri düşündüren eserler ortaya çıkmıştır. Resimlerde yüzlerdeki endişeyi, korkuyu ya da mutluluğu da görmeyiz.

Resimden mimariye sanatta içeriğin metalaşması ve anlamsızlaşması

Modern resim ortaya çıktığında farklıydı. Onda önceki dönemde olmayan “yeni” bir şeyler vardı. (Neyin farklı olduğu ve dönemin önemli eserleri gibi ayrıntılar için kaynağa göz atınız.)

Sürrealizm, pop art, dadaizm ya da futurism gibi postmodern resim türleri, hayali gerçekten daha doğru kabul eden, geleneksele başkaldırarak hıza, teknolojiye ve şiddete yönelen, hiç bir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir bakış açısına sahiptirler.

Jameson burada birkaç örnek sunar. Van Gogh resimleri ile Andy Warhol’un eserlerini karşılaştırır. Postmodernizm anlamı kaybetmiştir. Örneğin Van Gogh’un “Bir çift çizme” tablosu ile Andy Warhol’un “Elmas Tozlu Ayakkabılar” tablosunu karşılaştırır.

Ekşisözlük’ten bir yorumu eklemek istiyorum iki tablonun karşılaştırılmasıyla ilgili:

“Bu açıdan bakıldığında Van Gogh’un tablosu Jameson’a göre bir sembolik eylem, praksis ve üretimdir. Andy Warhol’un elmas tozu pabuçlari ise tam bir fetiştir. Bu pabuçları… dans salonu veya balo bağlamına, jet sosyete veya moda dergileri dünyasına iade imkansız”dır. Jameson’a göre metalaştırma üzerine odaklanan ve meta fetişizmini ön plana çıkaran Warhol’un bu yapıtını…”

Van Gogh’un eseri modernizmi yansıtırken, Warhol’un eseri postmodernizmi yansıtmaktadır. Warhol’un eseri derinlikten de yoksundur; çünkü imgenin arkasında yatan gerçek bir anlam yoktur. Warhol’un Marilyn Monroe portreleri de ifadenin olmadığını, yani anlamın olmadığını göstermektedir.

Örneğin Van Gogh’un Yıldızlı Gece eseri, sanatçının sanatoryumdaki odasının penceresinden gördüğü manzara karşısında hissettiklerini yansıtır. Oysa Warhol’un Campbell Çorbası eserinde sanatçının hislerini göremeyiz. Jameson, Edward Munch’un Çığlık tablosunda gözlemlenen endişe ya da yabancılaşma gibi duyguların postmodern sanat anlayışında olmadığını da belirtir.

Postmodernizmin en görünür hale geldiği alan mimaridir.

Postmodern mimarlar, modern mimarların aksine işlevi önemsemezler. Postmodern binalar fazla gösterişli ve kimi zaman kaba bulunsa da, modern mimarinin kalıplarına meydan okurlar. New York’taki Frank Lloyd Wright tarafından tasarlanan modern Guggenheim Müzesi, tamamen ziyaretçilerin kullanımına göre tasarlanmışken, Bilbao’daki Frank Gehry tarafından tasarlanan postmodern Guggenheim Müzesi ise, işleve odaklanmak yerine estetiğe ve süslemeye odaklanmıştır.

Medya içeriğinin metalaşması

Frankfurt okulunun özellikle üstünde durduğu bir durum medya içeriğinin metalaşmasıdır. Medya ve piyasa iç içedir.

Medya, insanları özgürleştirmek yerine köleleştirmektedir. Onlara aslında “özgür” olduklarını düşündürürken, aslında onları zincirler ile bağlamaktadır. Bu açıdan medya, kapitalizme benzemektedir. Özgürlükler sunduğunu iddia eden kapitalist ekonomi, aslında insanları köleleştiren ve onları güçsüzleştiren bir sistemdir; ama “istediğiniz her
şeye sahip olabilirsiniz” demeye devam eder. İşte belki de bu nedenle, medya kapitalizmin devamını sağlayan, onun gücünü pekiştiren belki de en önemli araçtır.

Medya, kültür endüstri ve Frankfurt okulu hakkında buradaki yazıya göz atabilirsiniz. Besim F. Dellaloğlu’nun konuyu ele aldığı videolar da var ilgili konuda. Yazıyı yazarken faydalandığım ve alıntılar yaptığım makaleye Dergipark üzerinden erişebiliriniz. Konunun özüne odaklanmış sade ve örneklerle zenginleştirilmiş başarılı bir makale. Jameson’ın kitabını ararken denk geldiğim birkaç makaleden biri.

2 yorum

  1. Postmodernizm, modernizmi aşmıştı. 2. Dünya Savaş’ı sonrası modernizmin vaatleri fiilen çökmüştü. Büyük anlatılara, üst söylemlere artık şüpheyle yaklaşılıyordu. Modernizmin kabul ettiği linear tarih anlayışı tam bir hayal kırıklığıydı. Ne de olsa tarih en büyük faşistlerini üretmiş, en büyük katliamlara sahne olmuştu. Teknolojik ilerleme dünyayı tümden tehdit ediyordu artık, cephe savaşları geride kalmıştı. Bilimsel yenilikler, kuantum fiziği ki bu görelilik teoremi insanların bütünsel, sabit algılarını yıkmaya başlamıştı, sanat anlayışları, mimarideki kalıplar değişiyordu.
    Daha özele indirgenen, daha bireysel olmaya başlayan bu yönelimler topluluk fikrini zedeler gibiydi. Bunun için “toplumun sonu” fikri yaygınlaşmaya başladı. Bunlar postmodernizmin olumsuzluklarına dikkat çekiyordu sürekli olarak.
    Fakat yukarıdaki yazıda olumlu yanlarına değinemediğinden bahsedilmiş.
    Aslında onun savunulabilir tarafalarına önemli bir örnek Mayıs 68 Olayları’dır. Toplumsal hareketler önemli dönüştürücülerdir. Bu açıdan da Mayıs 68’de, Fransa’da gerçekleştirilen protestolar postmodernizmin fenomenlerinden biridir.
    Olaylar Paris’teki bir üniversite’de azınlık olan Cezayirlilerden, Parislilerden alınan harçlara oranla yüksek meblalarda harç alınması yüzünden başladı. Bu protestoları başlatanlar bizzat Fransızlar’dı. Cezayirlilerden alınan uçuk rakamların haksız bir pay olduğunu söylediler ve “canımızın yanması için taşın bizim bedenimize değmesi gerekmez” gibi söylemler ürettiler. Aslında burada artık başkalarının dertlerini dert edinen bir toplumlaşma ortaya çıkıyordu.
    Biz ve onlar ayrımından çok insan haklarının önemsendiği, ayrıksıların göz önüne çıkmaya başladığı, çeşitliliklerin baş gösterdiği tek tip insan, tek tip bireyden uzaklaşılmıştı. Postmodernizm olumlu olarak bunu sağlamıştı. Toplumu açıklamaya yarayan üst anlatılar da eleştiriliyordu. Buna göre Marx’taki işçi sınıfının hak elde etmesi ve devrimi getirmesi yüzeysel görülüyordu. Çünkü bu sınıfın içerisinde birçok çeşit insan vardı ve bu makro söylemler onları hiçe sayıyordu. Bu yüzden daha küçük grupların kendi haklarını arama, kendi hakları uğruna savaşma fikri güçlendi. Artık mikro söylemler çoğaldı. Kadın hakları savunucuları, LGBTİ hareketleri, çevreci hareketler ortaya çıktı. Postmodernizmin olumlu yönlerinden sayılır bu. Herkesin kendisini ifade özgürlüğü, kendisini istediği gibi ortaya koyma şansı doğdu. Tabii bu özgürlük ortamı kitle ruhuna tâbi olan insanlar için popülarizm tehlikesiyle dolu. Zaten yukarıdaki yazıda çoğunlukla bundan bahsedilmiş. Her çağın artıları ve eksileri vardır, postmodernizmde eksiler daha çok göze batıyor maalesef.

Bir Cevap Yazın