Savaşa Övgü

Savaş kavramı insanlığın en politik dolayısıyla en çelişkili kavramlarından biri. İkisi dünya çapında binlerce savaş tarihte yerini aldı. Savaşa övgü de öyle. Savaşın iyi mi kötü mü olduğu ya da hangi şartlarda zorunlu olduğu konusu içinden çıkılamaz bir konu. Biraz daha cevabını güçlünün belirlediği sorular bunlar. Benim yazıda vereceğim örnekler savaşın siyasi olarak değil felsefik olarak olumlanması ile ilgili örnekler olacak.

Tarihin çeşitli dönemlerinde yapılan çeşitli savaşlar var. Siyasetten bağımsız olarak yani çıkarları göz ardı ederek savaş hakkında güzelleme yapılabilir mi? Savaşa övgü dediğim şey, savaşın getirdiklerine değil aracısız olarak kendisine yapılan övgü. Savaşa övgü ile ilgili örnekleri verirken yararlandığım ilk kaynak Bertrand Russel’ın Batı Felsefesi Tarihi (İlk Çağ cildi) kitabı ile Yuval Harari’nin Homo Deus kitapları.

Herakleitos, insanlığı küçümsemesiyle, insanın, ancak zorla kendi iyiliği yolunda davranmaya yöneltilebileceği düşüncesine vardı: “Her hayvan, dövülerek götürülür çayıra.” “Eşekler, altından çok saman ister.” Kendisinden beklendiği gibi, savaşa inanır: “Savaş, der, her şeyin babası ve kralıdır. O bazısını tanrı, kimini insan, kimini tutsak, kimini özgür yapar.” “Homeros ‘uyuşmazlık, tanrılar arasında da insanlar arasında da ortadan kalksaydı keşke’ demekle doğru konuşmamış, evrenin ortadan kalkması için yakardığını ayırt edememiştir. Onun yakarışı kabul edilseydi ortadan kalkardı her şey.” “Savaşın bütün insanlara özgü ve uyuşmazlığın adalet ve bütün şeylerin uyuşmazlıkla var olup ortadan kalktığını bilmeliyiz.”

Hegel’den savaşa övgü:

O, dünya hükümeti gibi savaş durumlarının doğmasını önleyecek kurumlara karşıdır. Çünkü, zaman zaman savaş olmasını iyi bir şey saymıştır. Savaşın bizim geçici nenlerin (şeylerin) ve nesnelerin boşluğunu ciddiye aldığımız sıralarda çıkar. (Bu görüş tüm savaşların ekonomik nedenlere sahip olduğu kuramıyla karşıt sayılabilir.) Savaş pozitif bir ahlaksal değere sahiptir: “Savaş, aracılığıyle, halkların kendi ayrılıkları içinde ahlaksal sağlığının, sonlu belirlemelerin oturganlığı (istikrarı) yönünden korunduğu yüksek bir anlama sahiptir.”

Barış dumura uğramaktır. Kutsal ittifak ve Kant’ın, barış için ülkeler topluluğunu salık vermesi yanlıştır. Çünkü bir uluslar ailesi bir düşmana gerekim gösterir. Devletlerin uyuşmazlıkları sadece savaşla çözümlenebilir. Devletler birbirlerine karşı doğa durumunda olduklarından onların ilişkileri artık hukuksal ya da ahlaksal değildir. Onların hakları özel istemlerle de gerçekleşir. Her devletin çıkarı kendi en yüksek yasasıdır.

II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Viyana’da geçen Üçüncü Adam filmindeki Harry Lime karakteri güncel sorunlara değinir:

“Sonuçta o kadar da kötü olamaz […] Otuz yıl boyunca Borgias yönetimindeki İtalya savaş, terör, cinayet ve katliamlardan geçilmiyordu ama Michelangelo ve Leonardo da Vinci Rönesans’ı doğurmayı başardı. İsviçre beş yüzyıldır demokrasi ve barış içinde, peki ne ürettiler? Guguklu saat.”

Nietzsche’de savaş olgusu

Lime neredeyse her şeyi yanlış biliyordu: İsviçre modern Avrupa tarihinin ilk evresinde belki de en kanlı coğrafyalardan biriydi (paralı asker ihraç ediyordu), ayrıca guguklu saati Almanlar yapmıştı. Yine de bu bilgiler Lime’ın fikirleri kadar önemli değildir; asıl dikkate değer olan, savaş deneyiminin insan türünü yeni başarılara zorladığını düşünme hâlidir. Savaş doğal seçilimin eksiksiz işlediği durumdur. Zayıfı yok eder, vahşiyi ve hırslıyı ödüllendirir. Yaşamın tek gerçeğini ortaya çıkaran savaş hükmetmeye, ihtişama ve zapt etmeye duyulan isteği kamçılar. Nietzsche savaşı “hayat okulu” olarak özetlerken haklıydı, “beni öldürmeyen şey, güçlendirir.”

Bir İngiliz askerinin savaş hakkında yazdıkları.

İngiliz Ordusu’nda görev yapan Teğmen Henry Jones da benzer fikirler dile getirir. I. Dünya Savaşı’nda Batı Cephesi’nde henüz yirmi bir yaşında hayatını kaybetmeden üç gün önce Jones kardeşine bir mektup yollayarak dokunaklı kelimelerle savaş deneyimini anlatır. Tüm dehşetine rağmen savaşın en azından büyük bir şey olduğuna kafa yordun mu hiç? Yani insanı gerçeklerle yüzleştiriyor demek istiyorum. Barış zamanında insanların onda dokuzunun benimsediği aptallık, bencillik, zevk düşkünlüğü gibi şeyler ve ufak tefek ticari çıkarların bir varoluş biçimi hâline geldiği düşünülürse, savaş en azından bu saçmalıkların yerine dürüst bir vahşet tesis ediyor.

Bir de şöyle bak: Barış zamanı insan sadece kendi küçük hayatını yaşar; ıvır zıvır işlerle oyalanır, para meselelerine endişelenir, böyle şeyler işte; insan sadece kendine yaşar. Ne menfur ne iğrenç bir yaşam! Savaştaysa her halükarda birkaç yıl içinde göçüp gideceğini bilir ve en azından ülken uğruna “tahtalı köyü boylamanın” rahatlığını yaşarsın. Görebildiğim kadarıyla sıradan bir yaşantıda nadiren bir ideali gerçekleştirebilirsin. Sıradan hayatın böyle ticari ve bencil temeller üzerine kurulu olmasını nasıl açıklarlar bilirsin: “Bir yerlere gelmek istiyorsan elini çamura bulaştıracaksın.”

Beni soracak olursan, yolum sık sık savaşla kesiştiği için seviniyorum. Hayatın ne kadar aşağılık olduğunu gösterdi bana. Bana kalırsa savaş herkese “kendinden kurtulma” fırsatı veriyor… Tabii ki kendi adıma konuşuyorum. Geçtiğimiz nisan ayındaki yemin töreninde hissettiğim coşku kadar güçlü bir duyguyu daha önce hiç hissetmemiştim. Daha önce hiç deneyimlemediğim o heyecan en az yarım saat sürdü.

Bu örnekler savaşa övgünün nedenleriyle ilgili. Savaş gibi bir eylemin övülmesi tuhaf gelebilir fakat dünyada şimdiye kadar öyle tuhaf anlayışlar ortaya çıkmış ki bu ancak biraz tuhaf olarak kalabilen bir konu. Savaşın siyasette gerekliliği ise bir gerçek.  Son olarak Nihal Atsız’ın Ruh Adam kitabındaki savaş görüşlerinden bahsetmek istiyorum.

Atsız kitapta, savaşın hayatın tek gerçeği olduğunu, tüm bilimlerin yararlılığının savaşa hizmet ile ölçülebileceğinden bahseder ve ekler:

Aslında barış diye bir şey yoktur. İki savaş arasında yapılan hazırlık zamanı vardır.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın