Suyu Arayan Adam – Şevket Süreyya Aydemir

Suyu arayan adam Edirne’den Bakü’ye Oradan Moskova’ya ve tekrar İstanbul’a yazarın suyu aramasının hikayesi. Hayatın anlamını arayan yazar önce onu Turan’da bulduğunu sanarak başlıyor yolculuğuna. Daha sonra değişiyor bu fikirler. Enver Paşa’dan Nazım Hikmet’e, Lenin’den Stalin’e ve Atatürk’e fikirler peşinde koşan yazarın fikir durakları yer alıyor kitapta. Onun bu arayıştaki tanık olduğu olayları ve suyu ararken öğrendiklerini okuyoruz biz de. Sonsuz Rus ovaları, uçlardaki Rus ruhu, istiklal mahkemeleri, devletçilik ve yeni bir devletin yükselişi. Yüz Temel Eser arasındaki bir hazine bu kitap.

Nihilizm Rusya’da ortaya çıktı. Dünyanın başına bin yılda bir gelebilecek bir olay Rusya’da başladı. Bolşevik devrimi. Rusya’da bir mezhebe sahip insanlar dünyaya gelmiş olmanın günahından kurtulmak için kendilerini yakıyorlardı. Bu kitap bana öyle geliyorki aynı Drina Köprüsü gibi, tek bir milletin romanı değil. Bir Türk-Rus kültür romanı. Tarihi bir içeriğe sahip olması edebi değeri hakkında şüpheye düşürmemeli. Edebiyatçı olarak da kalemini çok beğendim Şevket Süreyya Aydemir’in.

Yazarın kapıldığı Turan hayali ile başlıyor kitap. Dağılan bir milleti yeniden büyük bir millet yapma ideali. Şu cümlelerle ifade ediyor duygularını suyu arayan adam :

Benim de kalbim, artık bu yeni duygularla çarpıyordu. Sanki aradığım bir şeyleri, artık bulmuş gibiydim. Çölde su, artık görünmüştü: — Öyle ya, diyordum, Osmanlılık; seferleri artık sona ermiş bir çürük tekne olabilir. Fakat biz sadece Osmanlı değiliz ki? Biz Osmanlı olmadan önce T ürktük. Bugün de Türküz. Kaybolmakta olan sadece Osmanlı vatanıdır. Halbuki Türkün vatanı işte dünyayı kaplıyor. Çünkü, Türkün yaşadığı her yer, hangi bayrak altında olursa olsun Türkün vatanıdır. Bu vatanın sınırları Tuna’dan, Meriç’ten, Altaylara, Çin seddine, hatta Sarı denize kadar uzanıyor. Arap çöllerinden ve Himalayalardan Kuzey Buz denizine kadar uzanıyor. Buraları kimin elinde olursa olsun Türkün vatanıdır. Hem şimdi aslımızı, daha gerilere ulaştırmakla yeni kahramanlar kazanıyoruz: Oğuz Han, Bilge Kağan, Cengiz Han, Timurlenk, Babür Han ve daha niceleri…

Nazım ile Moskova yılları

Daha sonra yazar Turan hayali peşinde koşarken vazgeçiyor. Anadoluyu ve diğerlerini tanıdıkça aslında henüz Türkiye’yi bile kurmuş sayılmayız diye düşünüyor. Evet turan kurulacak ama nasıl? İktisadi, siyasi ve kültürel temeli olmadan bunun olması mümkün değil. Hiçbir yol yöntem yok. Sadece üstü kapalı imalı sözler var. Suyu arayan adam bunları düşünürken bir de Azerbaycan Sovyeti kurulunca iyice imkansızlığını idrak ediyor bu fikrin. Komünistleri tanıdıkça onların fikrini kendine yakın görmeye başlıyor. En önemlisi kendi yetersizliğini görmeye başlıyor.

Benim bu bahiste anlatacağım oluşlar da, galiba bir çağ değişimiydi. Yıkılışlar, ıstıraplar, kanlar ve katastroflarla beslenen bir çağ değişimi… Ama benim kültürüm, formasyonum, bu oluşların kanuniyetlerinl kavramaya, elbette ki yeterli değildi…

Moskova’ya giderek orada partiye katılıyor. Pekçok komünist profesörle içli dışlı oluyor. Nazım Hikmet ile birlikte konferanslara katılıyor. Bu konferanslardan çok şeyler öğrendiğini söylüyor. Eski savunduklarına çok zıt şeyler duyuyor.

Biz, Akdeniz’den, Sarıdeniz’e kadar uzanan ve rivayete göre, sayısı yetmiş milyonu aşan insanları hep Türk biliyorduk. Hatta bir düşünüşe göre, bir dil, bir dilek, bir kültür altında birleşecek bu insanların vatanının adı «Turan» olacaktı. Halbuki Pavloviç’e göre, böyle bir topluluk yoktu. Böyle bir dil de mevcut değildi. Ona göre Turan, fikrî bir emperyalizmdi ki, arkasında Alman Genelkurmayı gizliydi. Ve gene Pavloviç’in dediğine göre, bunun, eski Rus şovenizminden bir farkı yoktu…

Yazar komünist öğretileri benimser ve iyi bir savunucusu olur. Fakat Lenin’de sonra Stalin’in yaptıklarını onaylamaz ve onun ideolojiyi kısırlaştırdığını düşnür. İstanbul’a dönmeye karar verir. Geldiğinde kendini hiç ait hissedemez bu şehre. Memleketi ona memleketi gibi gelmez. Bir otomat gibi hisseder kendini. İdeolojinin ardından bakar dünyaya.

Şimdi bana göre İstanbul, sadece bir yarı sömürge şehriydi. Şanghay gibi, Hong-Kong gibi, Bombay veya Kolombo gibi kozmopolit bir şehirdi. Benim için bu şehrin onlardan farklı hiç bir tarafı yoktu. Sonra İstanbul da o şehirler gibi, bir İktisadî hinterlanda açılırdı. Bu hinterland üstünde «dünya kapitalistleri» hiç durmadan birbirleriyle çarpışıyorlardı. Bu şehirler gibi İstanbul’da da yabancı sermayedarlarla işbirliği yapan kompradorlar, tatlı su Frenkleri otururdu. Bunlar, yerli burjuvalarla elbirliği yaparak sömürdükleri kıymetleri birbirleriyle paylaşırlardı. Hulâsa artık dünyayı, hep bana okutulan ve öğretilen şeylerin gözlüğü arkasından görüyordum.

İstanbul Yılları ve Kadro Dergisi

Geri geldikten sonra yazdığı yazılar nedeniyle istiklal mahkemelerinde yargılanır. Sekiz yıl ceza alır. İçerdeyken Türkiye ekonomisinin durumu üzerine bir kitap yazar. Kitap basılmaz. İçeride kendisi gibi komünistlerle vakit geçirir. 1.5 yıl yatar affedilir ve çıkar. Sonra tekrar tutuklanır ve idamı istenir. Savcı beraat ettirir. Suyu Arayan Adam kitabının bu bölümleri yazarın donma anısını anlattığı yerler kadar şahanedir. Yazar artık huzur ister. Bolu’nun bir köyünde öğretmenlik istemek için başvurur. Ona maarif vekilinin söylediği şu sözler onu çok etkiler ve memleketi içim daarcığındakileri ortaya dökmeye karar verir.

Maarif Vekâleti Müsteşarı olgun, dengeli bir insandı (1), Az ve ağır konuşuyordu. Hafif bir tebessümle diyordu ki: — Eğer maksat proletarya davası ise, biz milletçe proleteriz. Hangi memleket çocuklarına bizimki kadar muhtaçtır? Hangi millet bizimki kadar fakirdir? Öyle bir işin içindeyiz ki, herkes dağarcığında ne varsa ortaya dökmelidir…

Daha sonra Kadro dergisini çıkarır ve yeni Türk devletinin ekonomisi hakkında çalışmalar yapar. Devletçilik ilkesinin kuramsal çalışmaları yer alır dergide.  Atatürk ve İsmet İnönü bu dergiye abone olurlar. Daha sonra görevi bırakır ve inzivaya çekilir. En son şunları yazar suyu aramakla ilgili. Suyu kendinde bulur.

“Tanrının bize verdiği en büyük nimet, sahip olduğumuz halde, sahip olduğumuzu bilmediğimiz kuvvetleri, bir gün kendimizde bulmaktır.” Acaba aradığımız Su, kendi içimizde varlığını bilmediğimiz bu kudretlere, bir gün kavuşmak özlemi oiamaz mı? Niçin olmasın?..

Kitapta tarihi ayrıntılarla, akıldan çıkmayacak bölümlerle ve yer yer gülmekten okumayı keseceğiniz bölümlerle dolu. O satırları buraya aktarmak kitap hakkında genel bir içeriğin yer aldığı böyle bir yazıda anlamsız olur ve kitaptan bağımsız olduğu için aynı hazzı vermez. Yüz temel eser arasına da girmiş bu hazine mutlaka okunmalı. Kitabı buradan inceleyebilirsiniz. Şevket Süreyya Aydemir önemli bir tarihçi aynı zamanda. Suyu Arayan Adam kitabı Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı’nın da önerileri arasındadır.

1 yorum

  1. Hangi millet bizimki kadar fakirdir? Öyle bir işin içindeyiz ki, herkes dağarcığında ne varsa ortaya dökmelidir…

    Bu sözü duymak, görmek; bu fikri fark etmek bile bu ülke vatandaşı için büyük kazançtır bana göre.

Bir Cevap Yazın