Sosyal Bilimler

Türkiye’de Çağdaşlaşma – Niyazi Berkes

Türkiye’de Çağdaşlaşma kitabı Niyazi Berkes’in, Osmanlı Devletinde ilk modernleşme adımlarından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda meydana getirilen devrimlere kadar gitmektedir. Türkiye’de Çağdaşlaşma, sekülerizm, laiklik ve modernleşmenin tanımlarından ne anlaşılması gerektiği ile başlıyor.

Laiklik tanımının bugün dahi hararetle tartışılması aslında kitaptan almamız gereken pek çok şeyin olduğunu ve kitabın güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Laikliği saf bir din devlet ayrışması olarak görmüyor yazar, gelenekselleşmiş din boyunduruğundan kurtulma olarak görüyor. Çünkü, aslında gelenekten gelen pek çok şeyin, din kisvesi ile nasıl kendi yerini korumaya çalıştığını anlatıyor. Bunu en iyi şu paragrafta anlamaktayız:

Bir toplumda en yüksek sayılan değerler, özellikle böyle zamanlarda, dinsel değerler kılığına girmeye de eğilimlidirler. Din, geleneğin en son sığınağı, en son savunma kalesidir. Aslında toplumun eski yaşayışının kökeninden gelen birçok alışkanlıklar, kolaylıkla din gereği imiş gibi bir nitelik kazanırlar.

Türkiye’de Çağdaşlaşma’da sadece çağdaşlaşmanın adımlarını değil devlet yönetimin topluluklardan( Buna aslında bir mekanda toplanmış insan topluluğu demek daha doğru.) nasıl korktuğunun örneklerini görmekteyiz. Kitaptaki kahvehaneler örneği uygun bir örnek.

Kahvehaneler, Osmanlı ülkelerinde, özellikle İstanbul’ da cami ve mescidin yerini alan ilk siyasal dedikodu, hatta fesat yuvaları oldular. Daha kötüsü, kahvehaneler ve meyhaneler reayanın uğrağı, eğlenme ya da dinlenme yeri olmaktan çok, hükümet için korkunç bir gücün, yeniçerilerin ve Bektaşilerin ayaklanma karargahları haline gelmiştir.

Bu noktada üniversitede hocamın bahsettiği “Barlar konfederasyonu” aklıma geldi, burada da barlarda toplanan Polonyalı yurtseverler, Ruslara karşı ayaklanma faaliyetlerini bu mekanlarda yürütüyor ve burada tartışıyorlardı. Sonları Osmanlı kahvehaneleri ile aynı.

Osmanlı’ya matbaa neden geç gelmiştir? Hattatların işlerine engel olacağı düşüncesiyle matbaaya engel olması veya ulema sınıfının dini gerekçelerle matbaaya karşı olmaları birer uydurmadır.

Osmanlı’ya matbaa neden geç geldi? Osmanlı Devletinde matbaacılığın neden gelişmediği neden kitap basımında yaygın olarak kullanılmadığı konusunda hararetle savunulan iki görüş vardır. Bunlardan biri, din adamlarının (ilmiye sınıfı denebilir) müsaade etmemesi, diğer görüş ise hattatların buna işlerine engel olacağı gerekçesiyle, şiddetle karşı çıkmalarıdır. Oysa işin aslı öyle değildir.

Kitap basımını şeriata aykırı olduğu iddiasıyla ulemanın basımevi açılmasına karşı geldikleri yollu çok yaygın bir inanç vardır… Gerçekte ise ulemadan böyle bir direnme geldiğini gösteren hiçbir delil yoktur. Şeyhülislam Abdullah Efendi fetvayı vermiş, ulemadan on bir kişi ilk kitabın başına konan ”takriz” ler yazmışlardır. Bunlarda kitap basmanın şeriata aykırılığından söz edilmemektedir…

Patrona ayaklanmasında da kitap basmaya karşı bir istek ileri sürülmemiş, matbaayı kapatma gibi bir olay hiçbir yerde kaydedilmemiştir. Fetvada ve fermanda sadece ”ulum-ı aliye” yani din bilimleri dışındaki bilimler, fen ya da müspet bilimler üzerine yazılmış olan kitapların basılacağından söz edilir.

Türkiye’de Çağdaşlaşma kitabında, din kitapları dışında kitaplarından basıldığından ve hattatlardan bir karşı geliş olmadığı anlatlıyor. Osmanlı Lonca sisteminden kaynaklanan bazı sorunlar nedeniyle de matbaanın gelişemediği vurgulanmıştır. Bu noktada  üniversitedeki tarih hocamdan öğrendiğim birkaç noktadan da bahsetmek istiyorum. Bu dönemde okuma yazma oranının %10 un bile altında olması matbaanın gelişimini engelleyen önemli bir noktadır.

Peki ama ulemanın matbaayı engellediği iddiası nereden çıkmış?  Hocamız bize bunun İstanbul’ da 1900′ lü yılların başında bir papazın yazdığı bir metinden geldiğini, bir çok tarihçinin de bunu doğruymuş gibi kabul edip kitaplarında yazdığını söylemişti.

Kitapta daha bunun gibi yanlış bilinen mesele kanıtları ile doğru şekilde verilmektedir. Bahsedeceğim son nokta benimde en çok ilgimi çeken “kişiler” tarihidir. Türkiye’de Çağdaşlaşma kitabında, modernleşmede katkıları veya zararı olan pek çok kişi ayrıntılı olmasa da anlatılmaktadır bu da kitabın en güzel yanlarından. Kitaptan yazacağım bir kişide en ilginç tarihi şahsiyetlerden biri olan Comte de Bonneval müslümanlığı kabul ettikten sonraki ismiyle Humbaracı Ahmet Paşa.

Humbaracı Ahmet Paşa ve askeri modernleşmenin tarihi.

Fransız Aristokrasisine mensup olan Bonneval, genç yaşında Fransa’ da savaşlarda tanınmış olmakla birlikte geçimsiz ve maceracı, belkide inançsız bir tip olduğundan 29 yaşında yurdundan kaçarak, daha önce savaştığı Avusturya ordusuna girmişti. Orada 22 yıl çeşitli savaşlarda, Bu arada Osmanlı ile yapılan savaşlarda ün kazanmış bir general olmuştu. Prens Eugen ile rekabeti yüzünden, Avusturya’ yı elinde tutan bu zat tarafından hapise atıldı.

1727′ de kaçarak Venedik’ e geldi. Avustuyalılardan intikam almak üzere Osmanlı ordusuna geçmeyi düşünerek 1729′ da Bona’ ya geçti. Avusturya Baskısı altında Bu hükümete teslim edilmesi zorunluluğu karşısında müslüman oldu ve Ahmet adını aldı. 1730 ayaklanmasının bastırılışından bir süre sonra sadrazam olan Topal Osman Paşa, Bu ünlü Avrupa generalinden yararlanılacağını düşündü. Onu İstanbul’ a çağırdı ve kendisine bu defa Humbaracı ocağını yenileştirme ödevini verdi…

…Bu ocağın Modernleştirilmesi işinin başına getirildiği için vezirliğie yükseltilen Bonneval, Osmanlı tarihinde Humbaracı Ahmet Paşa adıyla tanınmıştır. Anlaşıldığına göre Bosna’ dan gelirken, beraberinde getirdiği bir kısım humbaracı askerini bostancı ocağından seçilmiş olanlara katarak, 1733′ te maaşlı bir humbaracı kıtası kuruldu. Bunlar için Üsküdar’ da ”Hendesehane” adı altında ilk askeri fen ve tatbikat okulu açıldı.

…Bonneval’ in kıskmen kendisinden gelen kusurları, kısmende Avrupa’da maceracı ve geçimsiz bir kişi olarak tanınması, kısmen içine düştüğü Osmanlı siyasal alanındaki kararsızlıklar ve çekişmeler, kısmende çok kişiye eksantrik, fantezi gibi gelen görüşleri yüzünden, içinde 17 yıl yaşayıp öldüğü Osmanlı ülkesinde başardığı işler, yaptığı etki fazla olmamıştır. ”Deli” Petro’ nun eline bu kıratta bir adam geçmiş olsaydı, ondan nasıl son damlasına kadar yararlanmış olacağını tahmin etmek güç değildir.

Son olarak kitapta Osmanlı’ nın neden geriledi? ve Osmanlı’nın, neden bu gerilemeyi önleyemedi? sorularına verilmiş ciddi cevaplar var. Türkiye’de Çağdaşlaşma kitabının sadece ilk çağdaşlaşma adımlarından bazı alıntılar yaptım fakat kitapta çok daha fazlası da mevcut. Kitabın içeriğinden yazarın üslubuna geçecek olursak, insanları zorlamayan oldukça akıcı bir dile sahip. Bölüm sonralarında kaynakçaları oldukça özenli ve açıklamalı. Bu bize konuyla ilgili yeni kitapları listemize ekleme fırsatı veecektir. Kitabı buradan inceleyebilirsiniz.

2 Comments

  1. Admin

    Osmanlı Modernleşmesi dersinden üç kez kalmış biri olarak, benim de bir iki eklemek istediğim konu var! Bu kitapları okutan hocaların olması ne güzel. Geleneğin kendini din gibi göstermesi çok masumane ve acı verici olabiliyor. “Bacak bacak üstüne atma günah.” naifliğinde olmuyor her şey.

    Bir yerlerde toplanarak kamuoyu oluşturma insanlığın doğasında var. Anti Yunan’da banklarda oturup felsefe yaparlarmış. O bankların adı “stoa” stoacılar ve stoa felsefesi o banklardan yayılıyor. Matbaa’da basılan ilk kitap “Vankulu Lugatı” adında bir sözlük çalışmasıydı sanırım. İbrahim Müteferrika sonradan Müslüman olmuş bir isim. Doğup geldiği diyarlarda matbaayı bildiği tahmin ediliyor. Okuma oranımız az. Avrupa’da ev kadınlarının cemiyet toplantılarında Darwin’in kitaplarını okuyup tartıştığı söylenir. Avrupa’da bu kitaplar bilimsel bir elit tarafından değil cemiyet tarafından takip ediliyormuş.

    Okuma yazma oranının ve eğitimin geri kalmasını neye bağlamalı? Başta ihtiyaç yok ve bir yol gösteren yok. Avrupa’da şehir devletleri, daha doğrusu özerk bir yapı olduğundan her Prens’in kendi bölgesini en güzel yapmak için uğraştığını, en iyi okulları kurmaya çabaladığını söylüyorlardı “Teke Tek” programında. Belki de bizde saray etrafındaki kısmi yapıyı saymazsak, bir aristokrat sınıfının olmayışı ve bilimin teşvik görmemesi yeni kitaplar ortaya çıkmamamasına neden olmuştur. Hakeza okuyan bir sınıf da oluşmamıştır.

  2. Alexi

    Kitapta laiklik ve sekülerizm ayrımı nettir. Laiklik Fransızca “Laicisme” kökünden gelir. Din adamlarının yönetimde söz sahibi olmalarına tepki olarak ortaya çıkmıştır. Dini kesinlikle siyasetten uzak tutmak için tepki niteliğinde bir adımdır. Türkiye için laiklik kelimesi doğru kelime değildir. Hem dinin Fransa tarzında bir yönetime müdahalesi olmaması (bundan bıkan kralların olamaması) hem de padişahın halife olması böyle bir tepkiyi gerektirmemektedir. “Sekülerizm” ise devlet ve din işlerinin hiçbir ilgisinin olmamasıdır. Devletin dini yapılarla işi olmaz. Din bireylerin konusudur. Türkiye için uygun olan nedir? Bu başka bir tartışmanın konusu. Şeriye ve Evkaf’dan Diyanet İşleri Başkanlığı’na giden süreci anlamadan buna cevap verilemez. Laiklik ve Sekülerizm ayrımı hakkında bir yazı yazarsanız zevkle okurum Hüseyin Bey.

Bir Cevap Yazın

Theme by Anders Norén

%d blogcu bunu beğendi: