Ülkelerin Rekabetinden Şehirlerin Rekabetine

Bir süredir dünyada sadece ülkelerin değil şehirlerin birbiriyle rekabet ettikleri tartışılıyor. “Marka şehir” bu anlayışla birlikte doğmuş bir kavram. Bu rekabet şehirler arasında içte ve dışta devam ediyor. Artık Antalya’nın rakibi sadece Muğla ve İzmir değil, dünyada yaz turizmine uygun tüm şehirler Antalya’nın rakibi.

Yaşanılabilir bir şehir olmak neden önemlidir ve bir şehrin hangi olanaklara sahip olması gerektiğine bir bakmak gerekir. Öyle ki bir turizm etkinliğinde bile aslında ülkeleri değil şehirleri görüyoruz. Şehirler ülkelerin önüne geçerek yeni roller üsteleniyorlar. Kastamonu’ya giden birisi aslında Türkiye’yi değil gittiği şehri görüyor. İstanbul’da yaşayan bir insan İstanbul dışına acaba ne sıklıkta çıkıyor?

Şehirlerin günlük hayatımızda daha önemli olduğu bir gerçek. Paris’e giden bir turist Fransa’yı görmüyor, Paris’i görüyor. Şehirler bu kadar önemli olunca yaşadığımız ülke kadar yaşadığımız şehir de önemli oluyor. Marka şehir kavramı ekonomik bir kavram olsa da şehirlerin hedef kitleleri olan nitelikli nüfusu çekme becerisine de sahip olması gerektiğinden marka bir şehir olmak için insanların yaşamak isteyeceği bir kent olmak gerekiyor.

Marka şehir kavramı üzerine bazı örnekler

Kentler çok hızlı şekilde değişiyorlar ve yeni roller üstleniyorlar. Tayland’da geleneksel olarak tekstil, ayakkabı ve diğer giyim üretimi sektörleri açısından bilinen Bangkok şimdi Asya’nın güneydoğu’sunun önde gelen otomobil üretim kümesine ev sahipliği yapıyor. Malezya’da elektronik montajı ile bilinen Penang kenti şimdi değer zincirini yukarıya çekerek lojistik ve tasarım merkezi haline geldi (Webster ve Muller, 2000, 3).Kitson, mekânların rekabet edebilirliğini, pazar paylarını koruyan ya da artıran firmaları kendisine çekip, bölgede tutarken aynı zamanda o bölgede yaşayan insanların mevcut yaşam standartlarını muhafaza etme ve artırma becerisi olarak tanımlamaktadır (Kitson, Martin ve Tyler, 2004, 992).

“Bilindiği üzere Londra’da sadece bazı firmaların ihracat yapmasına rağmen, Londra en gelişmiş iş hizmetleri ile New York, Tokyo, Frankfurt ve Paris’le rekabet etmektedir” (Longa ve diğerleri, 2009: 88). Ayrıca başka örnekler olarak; Phuket ve Denpasar turizm üzerinden, Hong Kong ve Singapur finans sektörü üzerinden, Bangkok ve Kuala Lumpur otomobil üretimi üzerinden birbirleriyle rekabet ederler (Webster ve Muller, 2000, 3). Kentler uluslararası, ulusal ve bölgesel düzeyde birbirleriyle yarışırlar. İnovasyon ve teknolojiye dayalı kalkınan bölge olarak tanımlanan Silikon vadisi (Slicon Valley) bu çerçevede en popüler ve başarılı örneklerden biri olarak hemen dile getirilebilir.

Bir kentin marka şehir olması için gerekli bazı kriterler

Şehirler ihtiyaç duydukları insan kaynağını (yatırımcı, turist, vatandaş, öğrenci vs.) ve ekonomik kaynağı kendine çekmek için bir cazibe merkezi olma zorunluluğundadır. Coğrafi konum, insan sermayesi, eğitim altyapısı, girişimci kültür, doğal yapı, yerel yönetimin kalitesi, toprak kalitesi, endüstriyel altyapı, yatırım iklimi, vizyon birliği gibi kentin kendine özgü avantajları doğru kullanılmalıdır. Douglass, dünya kenti ile ilişkili olarak yaygın olarak kullanılan sekiz fonksiyondan bahsetmektedir. Bu fonksiyonlar (Douglass, 2000: 2323):

• Finans fonksiyonu (banka, borsa, emlak, sigorta),
• Uluslararası merkezlere yönetim merkezliği yapma fonksiyonu,
• Global hizmetler (eğitim, ileri teknoloji),
• Taşımacılık fonksiyonu (hızlı tren, dünyaca ünlü havalimanı),
• Bilgi fonksiyonu (yaratıcılık, yayımcılık),
• Politik ve ideolojik fonksiyon (devlet-ekonomi ve toplum ilişkilerinin kusursuzluğu),
• Kültür fonksiyonu (kültür üretimi ve yayılımı),
• Olağanüstü olaylara ev sahipliği yapma fonksiyonu (Olimpiyatlar, Expo, konserler)dur.

Örneğin 1984’de uluslararası faaliyet gösteren ilk 500 firmanın merkezlerinin 59’u New York’ta, 37’si Londra’da ve 34’ü Tokyo’da olmak üzere 500 firmanın %26’sı bu kentlerde toplanmıştır. 1988’de benzer şekilde, dünyanın en büyük 100 bankasının 30’u Tokyo’da, 12’si New York’ta ve 5’i Londra’da olmak üzere toplam 47 banka bu kentlerde yer almaktadır. 1988’de dünyanın en büyük 25 menkul kıymet firmasının 24’ü yine bu kentlerde bulunmaktadır. Bunlar da söz konusu kentlerin birer bankacılık ve finans merkezi olduğunun kanıtıdır.

Marka şehir kavramına bakmaksızın bir şehir nasıl olmalı?

İnsan kendini tanıyorsa nasıl bir şehirde yaşamak istediğini şüphesiz en iyi kendi bilir. Kendi önceliklerine ve kendi ilgi alanlarına göre bir seçim yapabilir. İlber Ortaylı Bir Ömür Nasıl Yaşanır? kitabında en yaşanılası şehirler listelerini tenkit eder mesela. Bir çoğunu kültür şehri olmadıkları için kendi beğendiği şehirler kadar beğenmez. Kitapta şunları söylüyor mesela iyi bir şehirle ilgili olarak:

İyi şehir; iyi bir kütüphanede çalıştıktan sonra, iyi bir salonda, iyi bir tiyatro oyunu seyredebildiğin ve temsilin ardından güzel bir kafeye gidip sohbet edebildiğin şehirdir. Spor yapılamayan, yürünemeyen; parkların, yeşilin kıt olduğu bir yerde yaşıyorsan hoş bir şehirde değilsin demektir.

İyi şehir kavramı değişken olmakla birlikte sahip olması gereken bazı zonluluklar var gibi görünüyor. İnsanların mutlu olmadığı, kendini geliştiremediği, onlara çeşitli nimetler sunamayan şehirler iyi şehirler olarak değerlendirilemiyor. Doğalgaz olmayan, raylı ulaşıma sahip olmayan bir şehir iyi bir şehir olarak değerlendirilemez sanırım. Yazıyı yazarken yararlandığım Kent Rekabetçiliği ve Kent Rekabetinde İzmir’in yeri isimli makalelere göz atabilirsiniz.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın