Uysallar ve Çemberin Dışında Olmak

Uysallar’ı ilk izlediğimde kafamda hiçbir şey canlanmamıştı. İşte bir yerlere gelmiş bir baba figürü, iyi şartlar altında yaşayan mutsuz aile tablosu gibi çok genel geçer modern hayat klasikleriyle ilgili bir dizi demiştim. Aslında genel olarak okuduğumuz, izlediğimiz eleştirilerden çoğu, bize bu dizinin toplumsal bir eleştiri olduğunu bazıları da modern insan şımarıklığı olduğunu söylemekte.

Şimdi, genel hatlarıyla dizi bize, baskılayan klasik bir baba, haliyle bu baskılara maruz kalan bir evlat, toplum normlarını hiçe sayan bir grup insan, erken yaşta evlenen bir kadının kendisini çocuklar büyüyünce yeniden tanıması ve genel hatlarıyla kimsenin kimseden haberdar olmadığı çarpık bir aile yapısı sunmakta. Biz de bu iç içe geçmiş olaylar bütününden kendimize uygun kısmı seçerek birtakım düşünceler ediniyoruz. Dizinin bir sahnesinde Oktay Uysal (Öner Erkan), ‘Halbuki tüm kabloları da saklamıştık, hiçbiri görünmüyordu.’ diyor. Her şey olması gerektiği gibi gitti işte, okudum, iyi bir ev ve hayat standartları için kendimi bir iş yerine kiraladım, aile kurdum,
neden olmadı? İşte sonra ben bir gün hiç de ilgisi olmayan bir vakitte, bir şarkı dinlerken Uysallar aklıma geldi (ki üzerinden hatırı sayılır bir zaman geçtiğini düşünmekteyim 🙂 düşündükçe de şöyle bir düşünce çekti beni içine: Hepimiz ölecek yaştayız. Bilinler bilir bu da bir derginin bir sayısının çıkış sloganıdır (İzdiham).

Berhudar Bey’in (Haluk Bilginer) saçlarının nasıl göründüğüne dikkat etmesi, Nil Uysal’ın (Songül Öden) her şeye yeniden başlama heyecanı, Oktay’ın bir türlü içinden atamadığı rock and roll kafası… Zaman biraz da böyle mi bükülür acaba? Artık 50’li yaşların orta yaş sayılması andropoza girmiş erkeklerin illüzyonundan ibaret midir yoksa çağ değişirken öncelikler de değiştiğinden kafamız mı karışır? Hep içimizde miydi bir şeye yetişme telaşı? Bir tarafımız hep o seçmediğimiz ihtimalde mi kaldı da azar azar tükenip böyle yalnızlaştık? O dinlediğimde bu diziyi aklıma getiren şarkıya geleceğim şimdi: Yeni Türkü, Çember.

Ya dışındasındır çemberin,
Ya da içinde yer alacaksın.
Kendin içindeyken,
Kafan dışındaysa,
Çaresi yok kardeşim!
Her akşam böyle içip kederlenip,
Mutsuz olacaksın.

Demekte bize söz yazarı. Çok da güzel bestelenmiş. Bu yazı vesilesiyle siz de bir kere daha dinlemiş olun 🙂 Anlatmak istediğim, neden modern toplum insanı bu çembere takılmış durumda? Neden çok çalışıp hayatından bezip farklı arayışlara yönelmekte ve yaşayamadığı o diğer seçeneği gözünde büyütmekte yahut da Uysal ailesi gibi bir tarafından da olsa peşinden gitmekte? İnsan bir yerden sonra fena halde geç kalmış mı hisseder? Gerçekten de insanın aklında yaşayamadıkları mı kalır inadına?

Neden bir çember var? Neden hop içindeyim, hop çıktım dışına şimdi, karmaşıklığıyla zihnimizi meşgul ediyoruz? Evet bu bir dizi üzerinden modern bir birey incelemesi olsun. Bizi bir tarafımızın sapkın diğer tarafımızın da evde ailecek çay kahve içmekten memnun olabileceği fikrinden uzaklaştıran nedir? Neden olmak istediğimiz kişiyi ilan edemiyoruz? Kabullenmek bununla yaşamayı öğrenmek demekken neden hep görünmeyenin ardı hikayeler peşindeyiz?

İşte burada da diğer eleştiriler kısmına değineceğim biraz da. Yani, modern insan şımarıklığı kısmı. Ne der bize kimi gerçekler? Değiştirmeyeceğimiz şeyler üzerine düşünmenin zaman kaybı olduğunu… Peki, o zaman sana bu konuları düşünmeye hiç vakti olmayan insanlara göre altın tepside sunulan bu hayat, sen nasıl istersen öyle şekillenmedi mi? Sadece değiştin aslında değil mi? O zaman seçtiğin seçenek daha mantıklı geldi ya da daha mutlu etti. Hatta belki daha çok heyecanlandırdı veya bunları düşünecek çok zamanın olur zannettin. Olabilir.

İsteklerin değişti diye kendine düşman mı olmalısın? İki arada bir derede kalıp boğulmalı mısın işin içinden çıkamayıp? İşte modern insan kendine böyle gömülmüş durumda. Kendi içimizden çıkamıyoruz. O kafasını kuma gömüp saklandığını zanneden deve kuşları gibi. Her şey nasıl da ortadayken biri bizi bulamayacak endişesi var içimizde. Tüm bunlara ne dersek diyelim, rahat batması yahut da çocukluğumu yaşayamadım, yine de her şeyi bütünüyle anlamak mümkün değil ve olabilir çok sihirli bir kelime. Madem her şey insan için, madem bundan kaç yüzyıl önce yaşayanında da şimdilerde de aynı arada kalmışlık var, o zaman acaba kelimelerin sihrine inanmak daha mı iyi gelir ruhumuza? Olabilir 🙂

Bir Cevap Yazın

Diğer 1.069 aboneye katılın
%d blogcu bunu beğendi: