Kategoriler
Şirazi Sosyal Bilimler

Vicdanın Kaynağı ve Suçluluk Duygusu

Ahlakın ve vicdanın kaynağı kadar tartışılan az konu vardır. Freud’da Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında vicdanın kaynağı üzerine psikanaliz yöntemini kullanarak bazı tespitlerde bulunmuş. Vicdanın kaynağını anlamak için psikanalizin hatta psikolojinin çıkarımları elbette yeterli değildir ancak göz ardı edilebilir de değildir.

Freud’un vicdana olan bakışını anlamak için onun Darwin’e dayandırdığı şu miti bilmek gerekir. Totem ve Tabu kitabında konu ayrıntılı olarak ele alınmış.

Binlerce yıl önce insanlar sürüler halinde zalim bir atanın sultası altında yaşamaktaydı. Bu ata, sürünün bütün kadınlarını kendi elinde tutup, yetişkin oğullarını sürü dışına atıyordu. Bu dışa atılan oğullar ayrı bir toplulukta, eşcinsel duygular ve davranışlarla yaşamak zorundaydılar. Bir rastlantıyla, ya da amaçlı olarak oğullar bir fırsat bulup babalarını öldürdüler ve yediler.

Böylece öfkeleri doymuş fakat aynı zamanda totemcilik de başlamış oldu. Atayı temsil eden totem hayvanını, atanın kendisiymiş gibi sayıyor, fakat belli zamanlarda onu öldürerek yiyorlardı. Babalarını öldürdüklerinde onun kadınlarını almaya cesaret edememişlerdi. Bunun nedeni bir yandan babaya geç bir itaat, ama öte yandan asıl bu kadınların paylaşılması amacıyla erkeklerin birbiriyle boğuşmaya girebilecekleri korkusuydu. Bunlar baba katli ve ensest yasağıydı. Bu, insan uygarlığının, ahlak ve dinin başlangıcı, aynı zamanda da Oidipus karmaşasının öncülüydü. İnsanlığın ilkel dönemlerde, erkek bir tiranın yönetimi altmda, sürüler halinde yaşadığı düşüncesi, Darwin’in bir varsayımıydı.

Vicdan başta sevgiyi yitirme ve cezalandırılma korkusu ile ilişkilidir.

Vicdan iyi ve kötü arasındaki ayrımı yapar fakat iyi ve kötü tanımdan başka nedir? İyi, başta sadece organizmanın yararına olan şeydir. Kötü organizmaya zararlı olandır. Vicdanın kaynağı içerde olduğu kadar dışardadır da. “Sevgiyi yitirme” ve “cezalandırılma korkusu” vicdanın kaynağı olarak karşımıza çıkar. Kötü olanı yaptığımızda bunun bir sonucu vardır.

Bunu en iyi şekilde, sevgiyi yitirme kaygısı olarak tanımlayabiliriz. İnsan, bağımlı olduğu bir başkasının sevgisini yitirdiğinde kimi tehlikeler karşısındaki güvenliği de elden gider; özellikle de, kendisinden güçlü olan kişinin cezalandırma yoluyla üstünlüğünü kanıtlaması tehlikesine maruz kalır. Yani başlangıçta kötü, karşılığı sevgi yitimi tehdidi olan şeydir; bu yitirme kaygısı nedeniyle kötülükten kaçınmak gerekir. Bu yüzden de kötülüğü yapmış olmak ile henüz yapmamış olmak arasında pek bir fark yoktur. Her iki durumda da tehlike ancak otorite bunu keşfettiği an ortaya çıkar ve otorite her iki durumda da benzer bir davranış gösterecektir.

“Kötülüğü yapmış olmakla henüz yapmamış olmak arasında pek bir fark yoktur.” bu cümle sonraki aşama için önemlidir. Çocuklarda anne babayla başlayan bu iki kaygı yetişkinlikte aynı kalır fakat otorite değişir. Anne ve babanın yerini daha büyük bir insan topluluğu alır.

Bu ruh durumu “vicdan rahatsızlığı” olarak adlandırılır, ama aslında bu adı hak etmez; çünkü bu aşamada suçluluk duygusu, açıkça sevgi yitiminden duyulan kaygı, yani “toplumsal” kaygıdır. Bunun küçük çocuklarda başka türlü olması mümkün değildir, ama pek çok yetişkinde de, babanın ya da anne ve babanın yerini daha büyük bir insan topluluğunun alması dışında değişen bir şey olmaz. Bu yüzden de otoritenin bunu keşfetmeyeceğinden ya da kendilerine bir şey yapamayacağından emin olduklarında, zevk vaat eden bir kötülüğü düzenli olarak yapmaktan geri durmazlar; tek korkulan bunun keşfedilmesidir.

Suçluluk duygusu ve üstbenin otoritenin yerini alması

Otoriteye karşı duyulan korku yerini üstbene bırakır. El kaldırılamayan otorite, özdeşleşme yoluyla içe alınarak üstben olur ve insanın çocukken ona karşı yöneltmekten mutluluk duyacağı tüm saldırganlığın sahibi durumuna gelir. İçgüdülerin yadsınması başlangıçta dış otoriteden duyulan korkunun sonucudur; otoritenin sevgisini yitirmemek için tatminlerden vazgeçilir. Bu yerine getirildiğinde dış otorite ile, tabir caiz ise ödeşilmiştir ve geriye bir suçluluk duygusu kalması söz konusu değildir.

Üstbenden duyulan korkuda ise durum farklıdır. Burada içgüdünün yadsınması yeterince yardım sağlayamaz; çünkü arzu varlığını sürdürür ve üstbenden saklanamaz. Yani içgüdünün yadsınmasına karşın bir suçluluk duygusu ortaya çıkar ve bu da üstbenin devreye sokulması, bir diğer deyişle vicdanın oluşturulması açısından önemli bir ekonomik dezavantajdır.

Pişmanlık, Yahudilik, Kafka’nın Davası ve Büyük Soru

Yukarıdaki iki cümleyi tekrar yazarak hatırlayalım.

“Kötülüğü yapmış olmakla henüz yapmamış olmak arasında pek bir fark yoktur.”

“Üstbenden duyulan korkuda ise durum farklıdır. Burada içgüdünün yadsınması yeterince yardım sağlayamaz; çünkü arzu varlığını sürdürür ve üstbenden saklanamaz.”

İlkel bir baba vardı çocukları tarafından öldürülen. Çocukların pişmanlığını babaya karşı duyulan çift değerli duyguya bağlar Freud. Babayı öldürmek istiyorlardı ama onu seviyorlardı da. Nefret de zayıfladı ve etkisi geçince pişman oldu çocuklar. Babaya duyulan sevgi üstbene taşıdı onu. Öldürülen baba üstben oldu. Artık ne yaparsa yapsın, sonraki kuşaklar da babaya karşı saldırganlık duyduğundan suçluluk duygusunu atamadı insanlık. Suçluluk duygusundan kurtulamadığı için ne kadar erdemli olsa da eksik hissetti kendini. Çünkü her erdemli davranış vicdanı susturmak yerine bileyledi.

İsrail halkını seçmişti Tanrı. Zaferi vadetmişti onlara. Yanlarında olacaktı fakat İsrail halkı ard arda felakatlere uğrayınca inançlarından şüphe etmediler. Elbette en güçlüydü o ve onların başına bu felaketler geldiyse onun isteğiyle gelmişti. Suçluluk duydular. Tanrıya yeterince itaat etmedikleri için cezalandıklarına inandılar. Kendilerine suçlarını gösteren Peygamberler çıkardılar ve katı rahip dinleri ortaya çıktı.

Toplum için de birey için de geçerliydi bu. Suçluluk duygusu azalan değil artan bir şey olduğu için azizlik yolunda en çok ilerleyenler en günahkarlar olarak gördüler kendilerini. Zevklerden, dünya nimetlerinden ne kadar feragat etseler de yaptıkları yeterli gelmez onlara.

Kafka’nın Davası ve Şatosu

Kafka Dava kitabında bir şeyden bahseder. Dava edilmiştir fakat mahkemeye gitmediğinde hiçkimse arayıp sormaz onu. Davayla ilgilenmedikçe dava yok gibidir. Hiç kimse ne arar, ne haber gönderir ne de hayatında bunun bir yeri olur. Etrafındakiler davası ile ilgilenmesi gerektiğini, yoksa başının belaya girebileceğini söylerler.

Kafka’nın davası vicdanın işleyişi gibidir. Kafka davası ile ilgilendikçe dava daha fazlasını ister ve sonunda tutuklanır. Davayı önemsemediğinde ise hiçbir etkisiyle karşılaşmaz. Vicdan işleyişi gereği kendini her yalıtlamayla güçlendirir. Önceden sorun olarak görülmeyen şeyler sorun olarak görülmeye başlar. Sınırı belli değildir. Sonuç her türlü pişmanlık olacaktır.

Kafka davasıyla ilgilendikçe araştırdıkça daha da içine çekilir olayların. Mahkemenin temsilcileri ile görüşür. Niçin suçlu olduğunu bir türlü öğrenemez. Yukarıdan gelen bir tutuklama emri ile tutuklandığı söylenmiştir ona. Şato kitabında ise baş karakter atandığı köydeki şatoyu arar. Sürekli gezer ama bir türlü bulamaz şatoyu. Herkes şatodan bahseder ama. Vicdanın işleyişini anımsattı bana bu kitaplar.

Son olarak; vicdanın kaynağı üzerine alıntılar Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu kitabındandır. Konuyu kitaptan anladığım kadarıyla aktarymaya çalıştım fakat eksik ya da yanlış anladığım bölümler olması muhtemeldir. Büyük soru başka bir yazının konusu olsun.

Yazar Admin

Öğretmen, sosyal bilimler meraklısı, sadeleştirme uzmanı.

Bir Cevap Yazın