Açık Kültür

Yazarlar ve Hastalıkları

Edebiyat ve tıbbın en önemli ortak alanı şüphesiz insandır. Her iki alan da insanı farklı açılardan inceler veya ele alır. Edebiyat ve tıp insanın gizlerini çözmek için farklı malzemeler ile aynı amaca hizmet ederler. Hastalıklar en basit bir sınıflandırmayla bedensel ve ruhsal hastalıklar olarak ayrılabilir. İlk bakışta yazar ve şairlerin ruhsal yönden dengesizlikler barındırdıkları akla gelebilir. Hastalık aslında bir dengesizlik halidir. Sağlık ise vücuttaki her şeyin bir dengede devam etmesidir. Yazar ve şairler hiç olmazsa ruhsal olarak dengede olanlara nazaran biraz daha dengesiz bir ruha sahiptirler ve bu dengesizlikler onların üretkenliklerini olumlu yönde etkilemektedir.

Sanatçılar ya da dünyaya farklı bir gözle bakanların beyinlerinde güzeli algılayışa karşı derin bir hassasiyet vardır. Bu hassasiyetlik beyinde aynı zamanda bir dengesizliğe de rol açar. Bundan dolayı bu tarz insanların genius irritabile yani huysuz dehaya sahip oldukları belirtilir.  Bu durum bir nevi acıdan beslenme veya hastalıklı hali fırsata çevirme olarak da algılanabilir. Hastalık yazarda yazma/üretme dürtüsünü tetikler. Marcel Proust’un “Gerçek sanatçılar hastalığı tanımış olanlardır” sözü bu bakış açısını desteklemektedir.

Edebiyat ve hastalık üzerine çalışmış olan Selçuk Çıkla, yazarların hastalıktan beslenmelerini veya büyük acıların büyük eserlere bir davet olduğunu doğum örneğiyle şu şekilde açıklar: Nasıl ki bir bebek büyük sıkıntı ve sancılarla doğuyorsa, edebi metin de benzer şekilde yazarın huzursuzluklarının bebeğidir aslında.” Yine edebiyat ve hastalık üzerine çalışmış olan Vefa Taşdelen de acı ile büyük eserler arasında bir bağ olduğunu belirtir ve bu durumu şu cümlelerle açıklar: “Kalp acımayınca dilin bağı çözülmez. Büyük edebiyat eserleri, büyük dertlerin ürünüdür.”

Hastalıkların, acıların, eksikliklerin veya dengesizliklerin yazar ve şairleri besleyen ana damarlardan biri olmasını Borges örneği de net bir şekilde açıklar. Bilindiği gibi Borges kördür ve bu körlüğü çıkarınca geriye hiçbir şeyin kalmayacağını söyler. Borges’ı Borges yapan körlüğüdür.

Yazar ve şairlerin ruhsal hastalıkları biyografilerinden çok vermiş oldukları eserlerde daha görünür bir haldedir çünkü her insan ürettiklerine kendinden bir parça eklerler. Özellikle nevrotik rahatsızlıklar yazarların en bilinen psikolojik sorunlarındandır. Bunların yanında yazar ve şairlerin muzdarip oldukları bedensel hastalıklar vardır. Bu hastalıkların izlerini sürmek ise psikolojik hastalıkların izlerini sürmekten daha kolaydır. Bu yazıda uzun yıllar insanların korkulu rüyası, amansız hastalık verem ile zamanla veremin yerini alan kansere yer verilecektir.

Verem

Verem diyince ilk akla gelen (belki de benim aklıma ilk gelen) Peyami Safa’dır. A’dan z’ye bütün hastalıklarını yaşadığını söyleyen Peyami Safa daha çocuk yaşlarda kemik veremine tutulmuş ve bu hastalığın izlerini ömür boyu çekmiştir. Kemik vereminden muzdarip olan bir başka yazarımız ise Nabizade Nazım’dır. Hatta Nabizade Nazım’ı ölüme götüren sebep de bu hastalıktır.

Türk edebiyatında aşk hastalığı olarak bilinen veremden devam edelim. Verem ve şair kelimelerini yan yana getirecek olursak özellikle “Kelebeğin Rüyası” adlı filmden sonra daha bilinir hale gelen ve filmin etkisinin geçmesiyle yine unutulmaya yüz tutan Zonguldaklı üç şair hemen hatırlanmalıdır. Muzaffer Tayyip Uslu, Rüştü Onur ve Kemal Uluser. Bu üç şair daha otuzlu yaşlarında iken veremden ölmüştür. Tam da burada Muzaffer Tayyip Ünlü’nün hastalığını anladığı anların dizelere dökülmüş halini hatırlamak gerek.

Önce öksürüverdim
Öksürüverdim hafiften
Derken ağzımdan kan geldi
Bir ikindiüstü durup dururken
Meseleyi o saat anladım
Anladım ama iş işten geçmiş ola
Şöyle bir etrafıma baktım
Baktım ki yaşamak güzeldi hala
Mesela gökyüzü
Maviydi alabildiğince
İnsanlar dalıp gitmişti
Kendi âlemine

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ve Cahit Sıtkı Tarancı’nın da bir süre veremden muzdarip olduğunu edebiyat tarihleri yazmıştır.

Dünya edebiyatına baktığımızda veremden ölen veya hayatlarının bir bölümünde vereme yakalanmış olan yazarlara rastlarız. Örneğin Katherine Mansfield çıktığı edebiyat olunda kısa sürede çok büyük işler başarmasına rağmen otuzlu yaşlarında iken vereme yenik düşmüştür. Moliere de veremden ölmüştür. Ayrıca Albert Camus’un bir süre vereme yakalandığı bilinmektedir.

Kanser

Aşkın hastalığı verem uzun yıllar edebiyatın en yaygın hastalığı olmuş, kurmaca metinlerde de en çok işlenen hastalık olmuştur. Yazarların da bu hastalıktan muzdarip olduğu ve ölümlerin yaşandığı önemli bir gerçektir çünkü bu durum dönemin sosyo-ekonomik yapısını ve yaşam tarzını gösterir.  Modern çağla birlikte verem tahtını kansere bırakmıştır.

Edebiyat eserleri dönem hakkında tarih kitaplarının yazmadığı gerçeklerle doludur. Hastalık merkezli okumalar yapıldığında amansız bir hastalığın edebiyata nasıl sinsice girdiğini görmek mümkündür çünkü yazar ve şairler çoğu zaman yaşadıklarından beslenir ve kansere yakalanmış ve yenik düşmüş yazarlar, bu durumu, yaşadıkları acıları eserlerine bir şekilde aktarmışlardır.

Cevat Şakir Kabaağaçlı ya da namı diğer Halikarnas Balıkçısı kemik kanserinden hayatını kaybetmiştir.

Çalıkuşu’nun yazarı Reşat Nuri Güntekin’e akciğer kanseri teşhisi konur ve tedavi için Londra’ya kadar gider ancak kanseri yenemez. Öğretmen-şair neslinin belki de en önemli ve son temsilcilerinden Behçet Necatigil de akciğer kanserine yenik düşenlerdendir.

“Yılanların Öcü” romanıyla bilinen Fakir Baykurt, kendine has aykırı üslubuyla Bilge Karasu, “karadutum çatal karam çingenem / nar tanem nur tanem bir tanem” dizelerinin sahibi Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Türk edebiyatının zarif ismi Cahit Zarifoğlu pankreas kanserinden dolayı hayatlarını kaybetmişlerdir.

Necati Cumalı ve Özdemir Asaf’ın ölüm sebebi karaciğer kanseri, Didem Madak’ın kolon kanseri, Sevgi Soysal’ın meme kanseri ve Tezer Özlü’nün de göğüs kanseridir.

Bir Cevap Yazın