Zaman Ki Sana Hasta Olmuş

Doğadaki varlıkları ve varlıkların alt bir kategorisi olarak değerlendirilebilecek eşyayı resmetmek tam anlamıyla mümkün değildir. Şeylerin kusursuz bir tasviri yapılamaz. Bir şey kağıda ya da duvara döküldüğü anda belli bir zamana hapsolur. Şeylere baktığımızda onları sadece belli bir açıyla, belli bir zamanda ve belli bir ışıkta görürüz. Bir ağacı çizmeye kalktığımda ona nereden baktığıma göre, saatin kaç olduğuna göre, ışığa, havaya ya da mevsime göre değişecektir gördüğüm şey.

Ağacı yukarıdan ya da yanından izleyebilirim ve bütün görüntü değişir. Hiçbir zaman ağaç çizilemez onun sonsuz zamandaki bozuk bir görüşle kağıda aktarılmış halini görürüz. Bunu daha da ileri götürmek mümkün. Ağaç ağaç değilken neydi ya da ağaç olduğundan vazgeçtiğinde ne olacak. Bir kartalın ya da deniz canlısının gözlerinde ve zihninde ağaç gerçek ağaca daha yakındır belki. Öyleyse neye bakıyorum?

Kübistler herhalde bu gerçeğin farkındaydı ve nesnenin birkaç görünüşünü bir arada çizmeye çalıştılar. Bir resimde farklı açılar ya da bakışlar aynı anda yansıtıldı. Nesneye benzemeyerek nesneye benzemeye çalışan acayip görüntüler çıktı ortaya. Herhalde sürrealistler bu çelişkiden kurtulmak için resmin, nesneye temsil borcu olmadığını söylediler. Sonuçta bu bir pipo değildir zannettiğimiz gibi piponun imgesi de değildir. Kübistler nesneyi kuşatamadıklarına inandılarsa eğer en büyük mesele zamanın ona ne yaptığı olabilir. Sanatçı olacakları sezgisiyle önceden görendir derler. Yazının başındaki görsel Picasso’nun 15 ve 90 yaşlarındaki otoportreleridir. Zaman neler yapmıştır ona.

Bir Picasso yorumu şöyledir. Sanatçı, sanatçı sezgileriyle yeni gelen zamanı fark etti. İnsanlar değişiyordu. Mekanikleşiyorlardı. Artık insanın ruhu yavaşça kayboluyor ruh yerini makineye bırakıyordu. Kapitalizm insanın ruhunu yok ederek onu makineleştiriyordu. Zaman geçtikçe daha da mekanik hale geldi Picasso’nun portrelerindeki insanlar. Yorumu değiştirebiliriz. Kapitalizm yerine faşizmi suçlayabiliriz. Faşizm insanları daha da mekanikleştirdi. “Guernica” bir ağıt olarak çizildi neticede.

15, 25 ve 90 yaşında

Picasso kendi otoportrelerini de çizmiştir. İnsanın giderek mekanik hale gelmesinin izlerini o zamanki çizdiği resimlerde görebiliriz. Faşizmi ya da kapitalizmi bilen sanatçı neden kendini de bu değişimden ayrı çizmemiştir? Zamanın kaçınılmaz olarak hepimizi etkileyeceğini mi düşünüyordu ya da sanatçının, insanın gittikçe daha mekanik hale geldiğini düşündüğüyle ilgili yorum anlamsız bir yorum mu? Anlamsızsa bile bu yorumu savunmaya devam edeceğim. Sorun kapitalizm ya da faşizm değildi. Kapitalizm de faşizm de dünkü çocuktur zamanın sonsuzluğunda daha doğrusu kapitalizm de faşizm ve bir sonuçtur. İnsanın insan olmasından kaynaklı bir sonuç. Kapitalizm ya da faşizm insanı var etmemiştir. İnsan faşizmi var etmiştir.

Değişimin kaynağı insanın kendisi ise ve insan tüm izmlerden öte kendi kendine değişiyorsa ve zamanla girdiği etkileşim onu dönüştürüyorsa bu değişimi anlamak değerli olabilir. İnsan yaşlandıkça aksileşir derler. Dorian Gray’in Portresi gibi. Sihirli portre insanın ruhudur daha somut bir ifadeyle kişiliği. Yaşanan her kötü tecrübe kişiliğe bir neşterdir. Onu bozar. Picasso zamanla kendi ruhunun bozulmasını mı yansıtıyordu acaba? Yalanlar, geri alınamayan borçlar, riyakarlık…İnsan ruhunu bozmaya yetmez mi? İnsan saflığını kaybetmeye başlar yaşamla. Gençliğe özgü o saflık silinmeye başlar. Adalete olan mutlak inanç, ahde vefa, merhamet ve dostluk eskisi kadar mutlak değildir. Eskiden gerçekliğinden zerre şüphe olmayan bu şeyler üstüne tekrar düşünülür.

Aristo, “Dostlarım dost diye bir şey yoktur.” demiş. Picasso belki okumuştur bunu da. En büyük dost tanrı ile durumlar nasıldır yaş ilerledikçe. Ne derdi acaba Picasso. Eski dostumdur tanrı. Bir zamanlar ben ona güvenirdim onun bana güvendiğini bilirdim. Derdimi açardım pek konuşkan değilimdir aslında. Beni gözetirdi o. Bazen hatalarım elbette olurdu ama son raddeye geldiğimde doğru kararı vereceğimi bilirdi. Görmezden gelirdi bu yüzden hatalarımı. Tek taraflı anlaşmam böyleydi Tanrıyla. Beni görmezden gel, son raddede doğru kararı vereceğimi bilirsin.

Sonra bir şeyler değişti. Zaman mı ne bilemem. Sonra tüm eski dostlar gibi farklı bir tarafını gördüm onun. Eskiden bana göstermediği ya da yakınlıktan göremediğim bir tarafını. Şimdiye kadar bilmediğim ama yeni fark ettiğim yabancı bir tarafı da vardı. Artık onu eskisi gibi iyi tanımıyordum ama ilginç ki onun başka bir yüzünü gördüğüm için onu artık daha çok tanıyordum. Kübistlerin çelişkileri gibi bir durum oluştu. Daha fazla halini tanıdıkça aslından da uzaklaşmış oldu. Aynı bilgi onla arama öyle bir sınır çizdi ki artık eski samimiyetini, eski dostluğunu hissedemez oldum. Sadığım gibi olmadığını anladım. Ne olduğunu anlayamayacağım bana yabancı bir şey.

Sınır çizilemezken sınır kelimesi de anlamını yitirdi. Sonsuzlukta kavramlara sığmayan bir sessizlik. Her kelime her kavram çürük tahta bir merdivenin basamakları gibi. İşe yarayacakmış gibi ama kullandığın anda işlevini kaybediyor. Kimse benim örtümü kaldıramadı dediği doğruysa da değilse de isabet olmuş. Ama eski dostumdur Tanrı. Benden vazgeçmeyeceğini bilirim onun. Yüz vermese de takdir eder. O da benden uzaklaşsa da benim ona yanlış yapmayacağımı bilir. En azından son raddede.

2 yanıt

  1. Nazik yorumunuz için teşekkür ederim. İçten yorumlarınız yazmak için şevk veriyor.

  2. esra aytekin avatarı
    esra aytekin

    yine fevkalade bir metin.yazdığınız her metin için harika diye yazarak sıkmak istemiyorum 🙂 yazıları paylaşmaya devam ediyorum dostlarımla.hele de şu günler de ”son radde” durumunda olduğumuzu düşürsek ilaç gibi geldi yazı.teşekkürler

Bir Cevap Yazın

Diğer 1.072 aboneye katılın