Coğrafi Keşifler: Ufkun Ötesine Uzanan Merakın Hikâyesi

İnsanlık tarihi, aslında bir merak yolculuğudur. Bilmediğini öğrenmek, göremediğini görmek, ötesinde ne olduğunu anlamak… İnsan zihni hep eksik kalmış yanlarını tamamlamak ister. Aslında her şey “acaba” ile başlar. Acaba bunu yapsaydım ne olurdu? Acaba orada ne var? Acaba, acaba, acaba… Sonuçta insanın başına da ne gelirse hep meraktan gelir, değil mi? Ancak ne kadar tehlikeli de olsa insan, kendini merak ettiği şeye ulaşmaya çalışmaktan da alıkoyamaz. İşte bu yüzden insanoğlu, mağara duvarlarında ilk izlerini bıraktığı günden beri hep daha fazlasını öğrenmek, bilinmeyenin sınırlarını biraz daha itmek için çabalamıştır.

İki bölümden oluşacak olan bu yazımızın ilk bölümünde, merkeze “merak” kavramını da alarak insanlığın bilinmezden bilinene doğru yaptığı yolculuğun dünyayı nasıl değiştirdiğini inceleyeceğiz. “Ufkun ötesinde ne var?” sorusunu soran kâşiflerin uçsuz bucaksız okyanuslarda bilinmeze olan yolculuklarını görecek ve kıtaları birbirine bağlayan ticaret yollarının nasıl oluştuğunu öğreneceğiz.

Bölüm 1: Merakın Ateşi: Ticaret Yollarından Okyanuslara

Her şey, Konstantinopolis’in (İstanbul) 1453 yılında Türklerin büyük hakanı Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesiyle başladı. Bu gelişme, ateşin yanmasına sebep olan o ilk kıvılcım oldu. Avrupalılar, dünya ticaretinin ve İpek Yolu’nun en önemli duraklarından birini Müslümanlara kaptırmıştı. Artık bu tarihten itibaren İpek Yolu Osmanlıların, Baharat Yolu da zaten çok uzun yıllardır Memlüklerin elinde bulunuyordu. Zaten o güne kadar zor şartlarda yaşayan Avrupalılar, doğudan gelen ürünleri defalarca el değiştirmesi ve eklenen gümrük vergileriyle birlikte iyice pahalıya almak zorunda kalmış ve bu duruma çareler aramaya başlamıştı. Bir yol olmalıydı; doğuya giden ve Müslümanların topraklarından geçmeyen, vergi vermeyecekleri özgür bir yol…

Şimdi konuyu daha iyi anlayabilmek için tarihleri geriye saralım ve her şeyin başladığı yer olan Çin’e gidelim.

Kıtalararası Ticaretin Temelleri: İpek ve Baharat Yolları

İpek ve Baharat Yolları tesadüfen oluşmuş yollar değildir. Yüzyıllar boyunca süren ekonomik ihtiyaçların ve kültürel etkileşimlerin bir sonucu olarak, uygarlıkların bir zincirin halkaları gibi birbirlerine bağlanmaları sonucunda oluşmuştur.

“İpek Yolu” kelimesini duyunca doğal olarak akıllara hemen şu iki soru gelmektedir: Bu yol nereden başlar ve nerede biter? Adı neden İpek Yolu’dur? İpek Yolu’nun hikâyesi, ipeğin Çin’de keşfedilmesiyle başlar. Efsaneye göre MÖ 2700’lerde Çin imparatorunun eşi, dut ağacının altında otururken sıcak çaya düşen kozanın çözülmesiyle ipeğin sırrı keşfedilir. Bu tarihten sonra Çin, ipeği üretebilen tek medeniyet olur. Bu durum ise zamanla ipeği hem lüks hem de paha biçilemez bir ürün hâline getirir.

MÖ 2000–1000 yıllarında Çin, Hindistan, Mezopotamya ve Anadolu uygarlıkları arasında bir alışveriş hep vardı. Ticaret kervanları hayvan, maden, porselen, baharat ve tarım ürünleri taşıyordu. Ancak düzenli ve güvenilir bir ticaret ağı henüz oluşmamıştı. MÖ 3. ve 2. yüzyıllarda nüfusun da artmasıyla birlikte ihtiyaçlar çoğalmış ve ticaret daha da zorunlu hâle gelmişti. Çin, bu sebeplerle Orta Asya’ya bir heyet gönderdi ve komşuları olan Türkler (Hunlar) ile ilişkiler kurdu; onlardan hayvan ve silah almış, karşılığında ise ipek vermişti. Türkler ve Çinliler arasında kurulan bu bağ zamanla tek bir rota olmaktan çıktı. İranlılar (Partlar) Orta Asya’yı Akdeniz’e bağladı, Romalılar ipeğe büyük bir talep oluşturdu, Hintliler baharat ve fildişi ticaretini ekledi ve zincirin halkaları birleşti. Sonuç olarak üretim yeri olan Doğu’dan, tüketim yeri olan Batı’ya doğru bir ticaret güzergâhı oluştu.

Baharat kelimesi aslında Hindistanlıların kendi ülkelerine verdikleri “Bharat” sözcüğünden kökenini almaktadır. Hintliler, eski krallarından birine atfen bu ismi ülkelerine vermişlerdir ve “sevgiyle anılan” anlamına gelmektedir.

Bugün mutfaklarımızda kullandığımız karabiber, tarçın ve karanfil gibi baharatlar geçmişte yalnızca bir tat verici değil, zenginlik, güç ve prestij sembolüydü. Bu kadar değerli olmalarının sebebi ise yalnızca lezzet değil; tıp, parfüm yapımı ve dinî ritüellerde yüzyıllardır kullanılmasıydı. İşte Baharat Yolu’nun doğuşu da bu değerli maddelerin dünyanın bir ucundan diğerine doğru yaptığı uzun ve maceralı yolculukla başladı.

Baharatın ana vatanı Hindistan, Seylan (günümüzde Sri Lanka), Molük Adaları (günümüzde Endonezya), Çin ve Güneydoğu Asya idi. Bu bölgelerden çıkan baharat, yüzyıllar boyunca tüm dünyanın ilgisini çeken bir hazine gibiydi. Aslında Avrupa’nın pek çok ürünü vardı ama baharat sadece Doğu’da bulunuyordu. Bu, Doğu’yu doğal bir ekonomik merkez hâline getirdi. Baharatın bu kadar değerli olması, ticaret yollarının yavaş yavaş oluşmasına yol açtı. İlk başlarda küçük kervanlar ve denizci kabileler arasında yapılan küçük çaplı alışverişler, zamanla büyük medeniyetlerin kontrol etmeye çalıştığı devasa ticaret ağlarına dönüştü.

Baharat Yolu’nun iki temel ayağı vardı. İlk ayak deniz yolu ayağıydı. Hint limanlarından yola çıkan gemiler Arabistan’a, buradan da Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’e ulaşıyordu. İkinci ayakta ise baharatların bir kısmı Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’den yola çıkıp kervanlarla Mezopotamya, Suriye ve Anadolu’ya, buradan da Doğu Avrupa’nın içlerine taşınıyordu. Diğer kısmı ise İskenderiye üzerinden gemilerle Venedik, Cenova ve Marsilya gibi limanlara ulaştırılıp buradan Batı Avrupa’ya taşınıyordu.

Baharat neden altın kadar değerliydi? Çünkü Avrupa’da baharat gıdaları korumak için zorunluydu, ilaç yapımında kullanılıyordu ve zenginlik göstergesiydi. Hatta Orta Çağ’da bir dönem karabiberin altınla aynı değerde işlem gördüğü, hatta kira ödemek için bile kullanıldığı söylenir.

Yeni Deniz Yollarının Aranışı

15. ve 16. yüzyılların Coğrafi Keşifleri, insanlığın merak duygusuyla atılmış en büyük adımlardan biriydi. Bugün okyanusları haritalarla, uydularla ve GPS’lerle aşıyoruz; fakat bundan 500 yıl önce bu yolculuklar bilinmeyenin karanlığına açılan tehlikeli denemelerdi. Bugün “okyanusa açılıyoruz” demek kolay; 15. yüzyılda haritaların çoğu eksikti, denizlerin sonunda uçurum olduğuna inanılıyor ve dev deniz canavarlarının gemileri yutacağı söyleniyordu.

Tüm bunlara rağmen Cenevizli kaptan Christopher Columbus (Kristof Kolomb), 1492 yılında Kastilya’dan (bugünkü İspanya’nın, Aragon Krallığı ile birleşip İspanya adını almadan önceki ismi) üç gemiyle yola çıktı. Amacı yeni bir dünya bulmak değildi. O sadece Hindistan’a giden daha kısa bir yol arıyordu. Atlantik Okyanusu’ndan batıya giderek Hindistan’a ulaşabileceğine inanıyordu. Otuz altı gün denizde kaldılar ve en sonunda kara göründü. Fakat vardığı yer Hindistan değil, Amerika Kıtası’ndaki Bahamalar’dı. Kolomb buraların Doğu Hint Adaları olduğunu düşündü ve burada yaşayan insanlara “Hintliler” adını verdi. Ardından Küba ve Hispanyola’yı (Haiti ve Dominik Cumhuriyeti’nin bulunduğu ada) keşfetti ancak buraların yeni bir kıta olduğunu anlayamadı. Yine de altın ve zenginlik hikâyeleriyle Avrupa’ya geri döndü. Burada ilginç bir bilgi verelim: Kolomb öldüğünde hâlâ yeni bir kıta keşfettiğini bilmiyordu.

Ümit Burnu’ndan Hindistan’a: Deniz Yollarının Keşfi

Bartolomeu Dias (Bartelmi Dias), 1486’da Portekiz Kralı II. João’dan gizli tutulması gereken bir görev aldı. Bu görev, Afrika kıtasının en uç noktasına gitmek, burayı dolaşmak ve eğer mümkünse Hindistan’a kadar giderek bu deniz yolunu keşfetmekti. Bunun için kendisine üç gemi verildi ve Portekiz’den yola çıktı. Afrika kıyılarını güney yönünde takip etti fakat ekvator çizgisine yakın bir yerde fırtınalar sebebiyle açık denize sürüklendi. Tekrar kıyıya yöneldiğinde ise Afrika’nın güney ucunu geçmiş olduğunu fark etti. Böylece kıtanın çevresinden dolaşmanın mümkün olduğu anlaşılmış oldu. Bu nokta, Dias tarafından önce “Fırtınalar Burnu” olarak adlandırıldı. Ancak Portekiz Kralı, keşfin önemini vurgulamak için adını “Ümit Burnu” olarak değiştirdi. Dias, Hindistan’a ulaşamasa da rotanın en kritik noktasını keşfederek İpek ve Baharat Yolları’na darbeyi vuran ilk kişi oldu. Çünkü keşfettiği bu yer, 1498’de Vasco de Gama’nın Hindistan’a giden yolu bulmasını sağladı ve coğrafi keşifleri hızlandırdı. Avrupalılar, yüzyıllardır aradıkları o yolu nihayet bulmuştu ve ekonomik güç dengeleri yavaş yavaş Avrupa’nın lehine değişmeye başlamıştı.

En Uzun Yolculuk

Avrupalılar için artık geri dönüş yoktu. Baharat ve ipeğin peşinde başlayan bu arayış, yalnızca yeni yolları değil, insanlığın dünyaya bakışını da değiştirmeye başlamıştı. Haritalar yeniden çiziliyor, denizler artık korkulacak uçurumlar değil, aşılması gereken engeller olarak görülüyordu. Ancak hâlâ cevaplanmamış büyük bir soru vardı: Dünya gerçekten sanıldığı gibi düz müydü, yoksa sonsuz gibi görünen bu sular bir çember mi çiziyordu?

İşte bu sorunun peşine düşenler, artık yalnızca yeni ticaret yolları değil, gerçeğin kendisini aramaya başlamışlardı. Bir geminin ufukta yavaş yavaş kaybolması, yıldızların yön göstermesi ve pusulanın titreşen ibresi, insanı daha da ileriye çağırıyordu. Çok geçmeden yeni bir yolculuk başlayacaktı ki bu yolculuk, yalnızca kıtaları değil, insanlığın bildiği dünyayı da baştan sona dolaşacaktı.

Bir sonraki bölümde, okyanuslara açılan bu en cesur seferlerden birine; Ferdinand Magellan’ın ölümle, bilinmezlikle ve zamanla yarışan yolculuğuna tanık olacağız. Belki de ilk kez, insanlığın Dünya’nın gerçekten ne kadar büyük ya da ne kadar yuvarlak olduğunu anladığı ana ulaşacağız…

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

Bir Cevap Yazın

Diğer 238 aboneye katılın
Şiraz Duvarı
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.