Maarif

Türkiye’nin Maarif Davası – Nurettin Topçu

Türkiye’nin maarif davası nasıl sürdürülmeli onu anlatmış yazar. Kitap farklı bölümlerden oluşuyor ve konferanslardan derleme olduğu için birbirini tekrar eden bölümler ve düşünceler var. Herkes eğitim sistemini düzeltmkten bahsediyor şu günlerde. İşte bir rehber, işte maarif davası. Her biri tek başına uzun uzun düşünülmesi gereken konular. Eğitim sistemimizi her boyutuyla derinlemesine ele alan yazarın tespitleri ve tavsiyeleri bugün de geçerliliğini korumakta.

Batı medeniyetine ve maddeciliğe yönelik eleştir ne kadar yerinde olsa da yazıyı kısa tutmak adına eğitim ile ilgili beğendiğim alıntıları ekleyeceğim. Türkiye’nin Maarif Davası bence mutlaka okunmalı

Felsefesi olmayan bir milletin mektebi de olmaz.

Bugüne kadar İslâm’ın ve Kur’ân’m felsefesi yapılmamış olduğu düşünülürse ne kadar gerilerde olduğumuz kolayca anlaşılacaktır. Felsefî kültür, mektebin temel taşıdır. Eflatun akademisinin kapısında “geometri bilmeyen buradan giremez” levhası vardı. XX. Asır mektebinin kapısına “felsefesi olmayan milletin mektebi olamaz” cümlesini yazmak gerektir.

Bilgi işe yararlılığına göre değerlidir. Bilmek, neyi bilip neyi bilmemek gerektiğini bilmektir.

Edineceği bilgileri seçmeyip her görüp işittiğini öğrenen insanın bütün bilgileri faydasız ve değersizdir. İnsan, her an karşılaştığı hâdiselerle tasavvurları, onlar henüz zihnine yerleşmek isterken tasfiye etmesini bilmelidir. Bu tasfiye işi, düşüncenin hareketidir. Neyi bilip, neyi bilmemesi lâzım olduğunu düşünmek, düşüncenin ilk işidir. Ancak bu sansürden geçtikten sonradır ki, düşünce değer kazanır; faal ve gayeli hale gelir. Bize yük olmaktan çıkar; bizde bir makine olur. Halk, gelişi güzel herşeyi bilebilir. Âlim ve mütefekkir ise ancak kendine lâzım olan, kendini işleyen şeyleri bilir, pek çok şeyleri bilmekle öğünen hafıza hamalları, hayatta hiçbir baltaya sap olmayanlar, hiçbir işe yaramayanlardır.

Testler çocukların potansiyelini ölçmekte yetersizdir.

Hangi yetinin olursa olsun, test metodu ile tanınışı, insandaki çok bilgiyi araştırdığı için, şuurun değer derecelerini tanıtmakta yetersiz ve hatalıdır. Rousseau’nun hâfızasının fevkalâde zayıflığı ile köpek tarafından ısırılmamak için, köpeğin üstünden atlamayı düşünen acaip ve pek düşük buluş kabiliyeti, dehâsının varlığına engel olmamıştır. Testler, ancak harekî tepkileri ölçmekte yeterli ve mahir sayılabilirler. Dehâ bir ferasettir, ferasetle ölçülür. Çocuğa herşeyi öğreten mektep, onu ne kadar düşüncesiz yapabiliyor! Daha ilkokulda bütün eşyanın bilgisini sunan, orta öğretimde cihan tarihini, cihanın coğrafyasiyle birlikte genç dimağlara aktarmak isteyen bugünkü mektep pek bedbahttır. Ruhlara istikamet verebilmekten uzaktır.

Özel okullar üzerine ciddi şekilde düşünülmelidir.

Millî mektep aynı zamanda devlet mektebidir. Bugün Türk maarifinde zehirli birer mantar gibi fışkıran özel okulların birer ticaret yeri olmadığını söylemek olaylar karşısında bir iftiradan başka bir şey değildir. Millet maarifini kazanç hırslarıyla böylesine boğmak, millet kültürüne çevrilmiş suikasttır. Yabancı mekteple özel okul el ele verip millet maarifini birlikte hançerliyorlar.

Fikir ve felsefe tekniğin arkasındaki itici güçtür. İkisini birbirinden ayrı sanmak konuyu anlamamaktır.

Lâkin yine her gün biraz daha idrâk etmemiz lâzım gelen hakikatlerden biri “bize fikir ve felsefe meydana getiren değil, maddî randıman veren teknisyen lâzım… Garpla rekabet edebilmek için büyük fabrikalar, kuvvetli silâhlar yapmalıyız… Biz tenkit ve münakaşa istemiyoruz, sadece kendine verilen vazifeyi iyi yapan insan, iş adamı istiyoruz” gibi sözlerin mânasızlığı, gülünçlüğüdür. Belki de bu sözler acıklıdır; çünkü kültür ve medeniyetin ne olduklarını bilmeyen insanlar tarafından söyleniyor. Bunlar eseri havas (hislerle) ile tanıyabiliyorlar, lâkin onu meydana getiren şuur ve iradenin farkında değiller, eserin asıl sebebi olarak adalî ve maddî kuvvetleri alıyorlar. Dileyen, hazırlayan kumanda eden şuura ait hiçbir fikir…

Muallimin değer vermeyen toplumlar batışa sürüklenir. Bütün büyük medeniyetlerin arkasında muallimler vardır.

Devletleri ve medeniyetleri yapan da, yıkan da muallimlerdir. Muallime değer verildiği, muallimin hürmet gördüğü ülkede insanlar mesut ve faziletlidir. Muallimin alçaltıldığı, mesleğinin hor görüldüğü milletler düşmüştür, alçalmıştır ve şüphe yok ki bedbahttır. Büyük Yunan medeniyeti; meydanlarla pazarlarda gençlere muallimlik yapan feylesofların eseri olmuştur. Islâm, medreselerin çatısı altında üç kıtayı istilâ etti. Rönesans, üstadların yükseltildiği devirdir. Alman birliğinin kuruluşunda muallimin ön plânda rolü olduğunu biliyoruz, istiklâl harbimizde, cepheye sırtında gülle taşıyan köylü kadın kadar istilânın acısını damarlara aşılayan muallimin rolü olmuştur.”

Öğretmen para pul işleri ile meşgul olmamalıdır.

Para işleri ve mecburi yardımlar mektep kapısından içeri sokulmamalıdır. Maarif demek muallim demektir. Milli Eğitim Bakanlığı sadece onu düzenleyici bir cihazdan başka bir şey değildir. Kitap, program, imtihan ve bütün öğretim meselelerini çözümleyecek olan bir milletin muallim ordusudur. Bu işlerin Bakanlık teşkilatı tarafından tepeden idaresi muallimin İlmî ve fikrî hürriyetinin inkârı, bu hürriyetin adeta köleleştirilmesidir. Descartes “Hür olmayan düşünce düşünce değildir’’ diyor. Bu söze inanarak diyebiliriz ki hür olmayan muallim muallim değildir. Mahkûm edilmiş fikir ve irfandır, Fikir ve kültürün mahkûmiyeti en az vatan toprağının esaret altında kalması kadar acıklıdır. Muallimi bu karakterleriyle tanımayıp onun millet ruhunun yapıcısı olduğuna inanmayan bir zihniyet muallimi basit bir memur kadrosu haline koyar ve her tarafından çiçeklenecek kültür ağacını kökünden baltalar.

Bilim durağan değildir ve asas olan eskinin üzerine bir şeyler koyabilmektir. Tekrar etmek geride kalmaktır.

Aristo’nun yukarda söylediğimiz basit unsular teorisi gibi diğer fikirleri de artık sadece tarihî değer taşımaktadırlar, onların İlmî değerleri aranmaz. Aynı düşünceyi kendi âlemimize de tatbik edebiliriz. Büyük filozof İbn-i Sinâ ve büyük kelâmcı Gazali’nin daima canlı ve ayakta duran birçok nassî görüşleri bulunmakla beraber ilmî değerini kaybetmiş, ilim tarihine mal edilmesi lâzım gelen umumî fikirleri de bulunabilir. Bunun böyle olması tabiîdir. İnsan zekâsı ebedî hakikatleri bir hamlesiyle ortaya koyamıyor.

Aristo gibi İbn-i Sinâ ve Gazali’nin fikirleri, ilim merdiveninin ilk basamaklarıdır. En yukarı çıkmak için, arada daha çok basamaklar lâzımdır. Onların hepsi de lüzumludur. İlmî hakikat daima en yukarı basamakta bulunur; alttaki basamaklar, onu oraya yükselten vasıtalardır. Yukarı basamaklara ulaşıldığı zaman artık onlar işlerini görmüş, bitirmişlerdir. Aristo’nun basit unsurlar teorisinden bugünkü atom anlayışına ulaştıktan sonra, bugünün hakikat münakaşasında Aristo’nun sözü olamaz. Bugün maddenin yapısını araştırırken, artık Aristo’yu hakem yapmıyoruz. “Aristo böyle dedi” sözü, İlmî hükümler verirken ağıza alınmıyor. Halbuki, medresede hâkim olan zihniyet, eski üstadlarının nas dışı fikirlerini tekrar ede ede ilim yaptığını zannediyordu.

Bilgini sürekli artıyor olması gerçeği, önemli olanın ona giden yolu öğrenmek olduğu gerçeğini hatırlatır.

Acaba birkaç asır sonrakiler, o zamana kadar ilimlerin alacağı genişlik içinde hasıl olacak müfredatı bu sınıflara nasıl bölecekler? Acaba öğretim yıllarını on beş, yirmi, otuz, kırk seneye çıkarmak mı lâzım gelecek? İnsanın ömrü de acaba artacak mı?

Suç hadisesini ceza ile karşılamayan bir içtimai organ felce uğramıştır.

Disiplin çok sarsıldı. Mektebin içinde ve dışında, onu baltalayan bunca âmiller varken, elbette sarsılacaktı. Mektebin şahsiyeti, yukarıdan beri saydığımız âmillerle yıpratılırken, ceza sisteminin hakikaten yok denecek hale getirilmesi, en büyük gafletti. Suçluyu değilse bile suç hâdisesini ceza ile karşılamayan bir içtimaî organ felce uğramış sayılır. Vicdan tepki kabiliyetini kaybetmiş demektir. Yalnız, ceza anlayışına dikkat edelim: Herşeydeıı önce bilinmelidir ki, ceza, her zaman şiddet veya kırbaç değildir; tehlikeyi karşılayan bir müdafaa âletidir. Cemiyet için bir paratoner, fert için sıhhat verici bir ilâçtır. Bazan bir vicdansıza, vicdanla ve âlicenaplıkla karşı gelmek, en büyük cezadır. Sözleriyle saldıran bir şaşkın adama karşı, sadece susmak ceza olur. Ceza anlayışını kaldıran sistem, hakkın tahammül etmeyeceği bir duygusuzluk doğuruyor. Vicdan bundan şikâyetçidir.

Herhalde suçun ele alınması, mahkeme huzuruna çekilmesi ve suçlu affedilse bile, suçun mahkûm edilmesi lâzımdır. Cezanın mâhiyeti, ruhî bünyeye göre takdir edilir. Burada hürriyetine kavuşması lâzım gelen, suçlu değil, adalettir. Adalet serbestçe mesul edemezse, hem mektebin vicdanî emniyetini kaybeder, hem de mektep, mesul olmasını bilmeyen vicdanları yetiştirir. Mektepte varlığı kuvvetle hissedilen huzursuzluğun başlıca sebeplerinden birisi budur. Disiplinsiz ne bir millet, ne bir ordu, ne bir aile, hattâ ne de bir ticarethane idare edilir. Bugün talebe mektep kapısından girerken üzerinde İçtimaî tazyik denen kurtarıcı baskıyı duymuyor…

Demokratik eğitim kaidesizlik değildir. Kaidesizlik anarşiye sürükler.

İstediği zaman ve istediği gibi mektebe gidiyor, hocalarıyla münasebetlerinde de tamamen kayıtsızdır. Bu kayıtsızlık, gençlerin konuşma, gülme, yürüme ve her türlü etkileri karşılama halinde beliren bütün davranışlarını, sokaklarda ve stadyumlarda gördüğü çoğunluğu teşkil eden aşağı tabakanın davranışlarına benzetmekte onu serbest bir takım kayıt ve kaidelerle çevrilmiş oldu ğunu hissetmiyor. Zira bugünkü mektepte hareket kaideleri yok gibidir. Sonra da bu hali, okulda demokratik eğitim diye vasıflandıranlar olmuştur. Mektep hayatına dışarıdan teoriler teklif edenler bilmiyorlar ki hürriyet, kaidesizlik demektir. Müesseselerin hürriyeti, bizim tarafımızdan konulmuş veyahut bizim tarafımızdan benimsenmiş kaidelerin ancak çokluğu sayesinde gerçekleşir. Onlarsız hür olamayız. Kaidesizlik İçtimaî hayatta anarşiye sürükler, ferdi, içgüdülerinin esiri yapar ve otomatizmin eşiğine kadar götürür.

Öğrencinin başarısının öğretmenin başarısını etkileyeceği bir ödül sistemi kurulmalıdır. Bu sistem aynı öğretmeni okumaya ve kendini geliştirmeye yöneltmelidir. Onu boş şeylerle oyalamamalıdır.

Zira nasıl olsa kendi kanaatleriyle notlarını verecek olan aralarında anlaşmış muallimlerden ibaret imtihan heyetleri, bu şekilde talebe ile birlikte ve talebeye okuttuklarından kendileri imtihana çekilmiş olmuyorlar. Talebinin muvaffakiyetsizliğinden doğrudan doğruya kendilerine mesuliyet gelmiyor. Bu sistemle imtihan muallimi yetiştirmiyor, mesul ederek çalıştırmıyor. Mektep kitaplıklarını daima örümcekler kaplıyor. Bu mahzurun teftiş voliyle önüne geçileceğini ummaksa tamamen boş görünüyor. Muallim okumuyor, çalışmıyor, kendisiyle uğraşmıyor. Hatta derslerle meşguliyeti yüzünden, çok kere o, okumaktan hoşlanmayan adam olarak yaşıyor.

Muallim nedir ne değildir? Maarif davası aynı zamanda muallim davasıdır.

Muallim meselesi, maarif dâvamızın ana meselesidir. Maarifi yapacak olan muallimdir. Şayet değerlendirilmezse, maarifi yıkan da o olur. Evvelâ muallimin meslek adamı olması, muallimliğin bir meslek haline gelmesi lâzımdır. Az zamanda çok mektep açma iştihası- na kapılarak ölçüsüz şekilde kabartılan muallim kadrosu, altmış çe şit meslek ve menşeden insanları içerisine aldı.

Muallim doktor olamaz; lâkin doktor muallim olabilir. Muallim avukatlık yapamaz; fakat avukat muallimlik yapabilir. Muallim tüccar değildir; ama tüccar muallim olur. Çünkü bütün bu insanlar birer mesleğin insanıdırlar; yalnız muallim mesleksiz adamdır. İşte eğer varlığı kabul ediliyorsa, maarif fâciasımn sebebi bu hâdisedir. Çok çeşitli mesleklerin karışığı olan muallimlik henüz meslek olamamıştır. Bu durum, feci neticeler doğurdu: Evvelâ muallimle ilim adamı arasında bir uçurum açılmak istendi. İdeal muallim, sadece sınıfa zamanında girip çıkan ve müdürüne itaat eden bir insan olarak alındı.

Öğretmenlerin imkanları iyileştirilmelidir. Kendini geliştirmek isteyen öğretmenlere ilgili konuda teşvikler sunulmalıdır. Öğretmenler öğretmenler odalarında ilmi konuşmalar yapmalıdır.

Teftiş bir merasimdir ve bazan da bir darbedir. Maddî bakımdan muallimin ne kitap alacak parası vardır, ne de okuyacak vakti… Muallim odalarının en canlı faaliyeti ya kooperatif işleri üzerindedir, yahut kahve ocağına aittir, yahut da alınan çelenklerin veya arkadaşlarının düğün hediyelerinin hesaplarına aittir. Bütün bu işlerin yanı sıra müdür odasından gelen emirler, ihtarlar görüşülür. Bilmiyorum, acaba ne zaman, hangi devirde ve hangi tarihte, hangi mektepli muallim odasında ilmî bir konuşmanın, metodlu bir münakaşa halinde devamlılığı görülmüştür.

Koridorlarda nöbet tutan ve sınıflarda para toplayan muallim görevinden uzaklaşmıştır.

Mektepte nöbet tutma ve bir takım kolların idaresi gibi vazifeler, muallimlik mesleğine, muallimin elinden alınan meslek adamı olma imkânlarına vurulmuş darbelerdir. Koridorlarda talebeyi takip eden ve sınıflarda para toplayan muallim, ideal görevlerinden uzaklaştırılmış bir insandır. Onu mukaddes idealinden uzaklaştırıcı olan bu şartlar, zamanla doğurdukları alışkanlık yüzünden, muallimi, kitaptaki bahislerin sınıfta tekrarını yapan bir büro müstahdemi haline getiriyor; vazifesi, sınıflara vaktinde girmek ve nöbet zamanlan koridorlarda görünmek, Vekâlet’in kararlan, neşredilen dergileri tastamam imzalamak ve müdürü memnun etmekten ibaret olan, talebeye karşı muamelesinde çekingen, imtihanlarda idareli cebindeki not defteri özel işaretlerle dolu, altmış meslekten herhangi birisinin müntesibi bir küçük baremii…”

Mektepler için kendi kültürümüzü yansıtan bir mimari kullanılmalıdır.

İstanbul ve Ankara Üniversiteleri arasındaki derin ve esaslı üslûp başkalıkları da, müşterek bir Türk mektep üslûbu fikrine henüz sahip olmadığımızı göstermektedir. Halbuki memleketimizde bulunan yabancı mekteplerinin her birinin ayrı ve pek karakteristik üslûbu göze çarpıyor. Fransız liselerinin, bir avlunun etrafını saran galeriler halinde, medreselerimizin loşluğuna mukabil, kilisenin sahte ruhaniyetini dolduran akademik yapılan; Almanların, metafizik düşüncenin azametine teknik zaferin ışıklarını karıştıran kütle mimarisi; Amerikalıların; büyük bahçelerin içinde dağınık villâlar halinde serpilen kolejleri, bu milletlerin mektep mimarî üslûplarım yaşatmaktadır.

İnsanın manevi yapısı düzelmezse teknik bilgisi de işe yaramaz.

Filhakika, insanın manevî yapısı düzenlenmedikçe, onun teknik bilgileri bir işe yaramıyor, hattâ faydalı olmaktan çok, zararlı oluyor. Nitekim, en az kırk yıldan beri Avrupa ile Amerika’ya binlerce, hattâ onbinlerin sayısına giren talebe gönderip buralarda yetiştirdiğimiz halde bunlar, memleketin maddî huzur ve selâmetine faydalı olmamıştır, demekten daha tok ve daha doğru söz olamaz… Bu bir ahlâk meselesidir. Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir.

Günün gereklerine uygun dersler programa eklenmelidir.

Liselerde okutulmakta olan derslerde yapılması lazım olan bu değişikliklerden sonra yeni bir takım derslerin okutulmasını da lüzumlu bulmaktayız. Bunlar sanat tarihi ve müzik, ahlâk, ekonomi, sağlık dersleridir. Hakkiyle okuyanlarla okuma dışındaki mesleklere kabiliyetli olanları da birbirinden ayırmalıyız. Her türlü çalışma tarzı, her meslek ahlâkî ve insanîdir, hepsine ihtiyaç vardır. Mekteplerden, fazla sayıda randıman istemekten vazgeçelim. Hakikate hıyanet etmemek için hakkiyle okuyamayanlar, okuma kabiliyetleri pek kıt olanlar mektepten çıkarılmalıdır.

Türkiye’nin Maarif Davası kitabından eğitimle ilgili sevdiğim alıntıları ekledim buraya. Maarif davası bie ülkenin en önemli davasıdır. Uzun vadede hiçbir ülke yabancı yatırımla gelişmemiştir. Kendi insan kaynağıyla gelişmiştir. Maarif davası çözülmeden ilerleme de olmaz. Kitabı buradan inceleyebilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Theme by Anders Norén