Mücadele Ettiğimiz Dünyanın Sınırı

Algernon’a Çiçekler isimli bir kitap geçti elime. Önceden zeka seviyesi çok düşükken dahi olan birini anlatıyor. Zekileşince geçmişiyle yüzleşmeye başlıyor. Kız kardeşinin ona neden kötü davrandığını dinliyor bir ara ondan. Sem düşük zekalı olduğun için diğer çocuklar beni de dışlıyordu. Bu yüzden senden intikam almak istedim diyor. Baş karakter de ona “Haklıydın” diyor. “Benim için hayat çok basitti. Mutfakta ya da evin içinde her şeyin yolunda olması bana yetiyordu. Mutlu olmam için yeterliydi. Fakat senin mücadele etmen gereken kocaman bir dünya vardı.” Bu cümle ister istemez mücadele etmemiz gereken dünyanın sınırlarını düşündürüyor ve bu sınırları büyütmenin getirilerini ve götürülerini. Mücadele etmemiz gereken dünyanın büyüklüğü huzur ile ilişkili olabilir.

“Hangi şehirde yaşamak istersin?” sorusu her zaman bana büyük bir soru gibi gelmiştir. Hangi şehire gidersem gideyim zamanımın %90’ı bir mahallede hatta belki bir caddede geçer. Küçükçekmece’de yaşıyorsam aslında Küçükçekmece’nin bir bölümü hayatımı %90 ilgilendirir. Bir telefonumun olmasının mümkün olması da buna dahil. İstanbul,Türkiye hele ki dünya bir kenarda kalsın. İstanbul’da ve Türkiye’de olanlar hayatımın %90’ının geçtiği caddeyi elbette etkiliyor ama demek istediğim günlük rutinlerim tek bir caddede geçiyor. Ayda yılda bir başka şehirlere geçiyorum. Burada vurgulamak istediğim gezegendeki yerimizin sandığımızdan belki de çok daha küçük olduğu.

Bugün günlük yaşamımı tamamladığım alan km2 olarak köyde yaşayan herhangi bir insanın yaşadığı alandan fazla değildir muhtemelen. Fakat düşünmem ve endişe etmem gereken şeyler ortalama köyde yaşayan insanın belki de beş on katı olabilir. Patron, iş arkadaşları, cevaplanacak mailler, whatsapp gruplarından gelen acil kodlu mesajlar, alt komşu, trafik, park yeri arama vs. Şehirde köye göre çok daha fazla uyarıcı ve dolayısıyla stres kaynağı var. Beladan bahsetmediğimi söylemek isterim yoksa köydeki bir kötü komşu hayatınızı zindan etmeye yetebilir. Bahsettiğim şey şehirdeki yaşamın çok daha tempolu olması ve insanın kendini daha fazla stres altında hissetmesi. Günümüzde popülerlik kazanan “antidepresan toplumu” , “burn out” kavramları bununla ilgili olmalıdır.

Umut Sarıkaya mizah yazılarında bir karaktere şöyle söyletiyordu. Ben miyopum bu yüzden mutluluğu hiç uzaklarda aramadım. Bir yazısında da şöyle bir şey diyordu: “İnsanın olması gereken yer mutlu olduğu yerdir. Ben oturma odamızdaki halının üstünde mutluydum. Uzaklara gitmeye macera aramaya ne gerek vardı?” Şehirlerle birlikte gelen karmaşa, yaşamın sadeliğini azaltan bu kadar şey belki gerçekten de insan için fazladır. Evrimsel olarak kaç işe verimli olarak bölünebileceğimizin, kaç uyarana karşılık verebileceğimizin ya da kaç insanla anlamlı bağlar kurabileceğimizin bir sınırı vardır. Konfüçyüs gibi Tanrıdan kitap dolu bir ev ve çiçek dolu bir bahçe istemek belki bilgeliğin göstergesidir.

Primal Fear : Mıstık Çavuş olursun

İnsanın insanla mücadelesi en büyük stres kaynaklarından biri olabilir. Şehir hayatı köy hayatına göre daha kalabalık ve daha hiyerarşiktir. Hem bireysel hem de sınıfsal bağlamda. Gelir eşitsizliği ve toplumsal hiyerarşik farklar şehir hayatında çok daha güçlü hissedilir. Toplumsal kabul, diğer insanların onayını alma ve saygısını kazanmak insanlar için önemlidir. Bu süreç zannediyorum köylerde daha basittir. Doğar doğmaz bir sülale ve aile üzerinden topluluğun doğal parçasısınızdır ve bir patronunuz büyük ihtimalle yoktur. Çok kısıtlı ve aşağı yukarı aynı gelir aralığında insanlarla geçer vaktiniz. Sosyalleşmek için herkesin katılacağı düğün ve davetlere gitmek yeterlidir. Bayramlarda köydeki camide büyük ölçüde tanınan insanlar ile toplanılır ve sosyalleşmek isteyen herkesin geldiği köy kahvesine gitmek yeterlidir. Böyle anlatınca bir tür ütopya gibi gelebilir ama elbette köye özgü bir sürü sorun hayatı insana dar edebilir.

İnsanın insanla iletişimindeki bu toplumsal kabul şehirlerde daha büyük bir mesele olabilir. Topluluk büyüdükçe ve gelir eşitsizliği arttıkça insanlar ait olma ihtiyaçlarını karşılayamayabilirler. Bu özsaygının düşmesine, yalnızlığa ve ruh halinin bozulmasına yol açabilir. Toplum içinde yer bulmak da yeterli değildir, toplumdan belli bir saygı talebimiz vardır. Muhatapları tarafından ciddiye alınmamak, görüşleri ve talepleri azami ölçüde de olsa dikkate alınmamak bizim için yıkıcıdır. Bu belki de insanlığın en eski korkularından biridir. Hatta insandan daha önceki bir mesele olduğu ortadadır. Topluluk halinde yaşayan canlılar hiyerarşik ilişkiler oluşturur.

Mıstık Çavuş bir semboldür. Muhtemelen tüm toplumlarda bir karşılığı vardır. Bu korku ne kadar sanal bir meseleyle ilgili olsa da insanlar için ciddi bir stres kaynağı olabilir. Sanal diyorum çünkü gruplar arasındaki konumumuz birbirinden gülünç derecede farklı olabilir. Almanya’daki bir göçmenin ülkesindeki yerimiz, aile, üniversite, lise, iş ve mahalle arkadaşları vb. arasındaki yerimiz birbirinden çok farklı olabilir. Her içine girilen grup bizi bir tür mücadeleye iter. Şehirde bu insan grupları köye göre çok daha fazladır. Tüm gruplar önceki gruplardan tanıdığımız insanlardan oluşmaz. Her grup tamamen farklı üyelere sahip olabilir. Dolayısıyla müttefik yoktur ve kendi başınızasınızdır. Yani Mıstık Çavuş olmamamız gereken yeni bir cephe ortaya çıkmıştır 🙂

Peki olması gereken bu mudur? Yalıtılmış, mümkün olduğunca az uyaranın olduğu saçma sapan kendini kanıtlama mücadelelerinin olmadığı ötekilerle en az ilişkiyi kuracağımız bir hayat daha mı iyidir? Bu soruya evet demek çok zor. Bu soru insan dışında bir canlı için sorulmuş olsaydı evet demek çok çok kolay olurdu. Bu soruya verilecek cevap yeni büyük tartışmaların önünü açacaktır.

Bir Cevap Yazın

Diğer 1.076 aboneye katılın