Nietzsche, Köle Ahlakı ve Üst İnsan

Nietzsche cezbedici olduğu kadar tehlikeli bir filozof. Tarihin Sonu kitabında onun felsefesinin genel çizgisi hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. Bu bilgilerden önemli gördüğüm bir bölümünü alıntıladım ve kısalttım. Çok önemli konular var. Nietzsche üzerine güzel bir yazı oldu bence.

Nietzsche’ye göre modern demokrasi bir zamanların kölelerinin kendi efendileri olması değil, uşaklığın ve bir tür köle ahlâkının koşulsuz zaferi anlamına geliyordu. Liberal bir demokrasinin modern liberalizmin kurucuları tarafından eğitilmiş tipik yurttaşı, Nietzsche’ye göre, konforlu bir varlık sürdürme uğruna kendi üstün değerine olan onurlu inançtan vazgeçmiş bir “son insan”dır.

Liberal demokrasi, artık yalnızca arzu ve akıldan oluşan belkemiksiz insanlar yaratmaktadır. Thymos yoksunu bu insanlar soğukkanlı bir şekilde uzun vadeli özçıkarlarını hesaplayarak çok sayıdaki küçük ihtiyaçlarını tatmin etmektedirler. Son insanın başkalarından daha büyük kabul görme arzusu yoktur, oysa bu ihtiyaç duyulmadan mükemmellik ve başarıya ulaşmak mümkün değildir. Mutluluğundan hoşnut olan ve küçük ihtiyaçların üzerine yükselememekten utanç bile duymayan son insan artık insan olmaktan çıkmıştır.

Tarih sonrası dünyada, konfor içinde bir varlık sürdürme arzusu, bir saygınlık savaşında hayatını tehlikeye atma arzusundan daha üstündür; evrensel, rasyonel kabul görme, efendilik arzusunun yerine geçmiştir.

Nietzsche, parlak insan özelliklerinin, insan büyüklüğünün ve üstünlüğünün ancak aristokratik toplumlarda mümkün olduğuna inanıyordu.Buna göre hakiki Özgürlük ya da yaratıcılık ancak ötekilerden daha fazla kabul ve saygı görme arzusundan kaynaklanabilirdi. İnsanlar eşit doğmuş bile olsa, sadece bütün ötekiler gibi olmak isteselerdi, hiçbir zaman sınırlarını zorlamazlardı. İnsan kendini aşmak istiyorsa, başkaları tarafından üstün kabul edilmeyi de istemek zorundadır.

Bu arzu sadece fetih ve emperyalizmin temeli değil, aynı zamanda büyük senfoniler, tablolar, romanlar, ahlâki değerler ya da politik sistemler gibi hayattaki bütün anlamlı şeylerin oluşmasının da ön koşuludur. Nietzsche, bütün parlak başarıların bir hoşnutsuzluktan, benliğin kendi kendisine yönelen bir bölünmesinden ve insanın kendisine karşı giriştiği acı verici savaştan çıktığına işaret ediyordu:

“Dans eden bir yıldız doğurabilmesi için, insanın içinde bir kaos olması gerekir.”

Sağlıklılık ve kendinden hoşnutluk yükümlülüklerdir. Thymos ise insanın, bilinçli olarak mücadele ve özveri arayan ve içgüdülerine bağlı, fiziksel olarak belirlenmiş, ürkek ve muhtaç bir hayvandan daha fazla ve daha yüksek birşey olduğunu kanıtlamak İsteyen yanıdır. Her insan bu zorlamayı hissetmez; ama onu hisseden insanlarda thymos, bütün öteki insanlarla eşdeğerli olduğunu bilmekle tatmin olmaz. Farklı olma arzusu bütün yaşam alanlarında görülür. Hatta, açıklanmış amacı tam eşitliği gerçekleştirecek bir toplum olan Bolşevik Devrimi’nde bile kendini göstermiştir.

Büyük insanlar insanların eşit olarak kabul edilmediği toplumlardan çıkar

Lenin, Troçki ve Stalin gibi adamlar, sırf Öteki insanlarla eşdeğerli olmak İçin uğraşmıyorlardı; yoksa Lenin hiçbir zaman Samara’dan ayrılmaz ve Stalin de rahiplik öğrencisi olarak Tiflis’de katırdı. Bir devrimin en önünde durmak ve tamamen yeni bir toplum kurmak, alışılmışın çok üstünde bir sertlik, öngörü gücü ve zekâya sahip, hiçbir şeyden çekinmeyen, dikkate değer kişilikler gerektirir; ve eski Bolşevikler bu özelliklere fazlasıyla sahipti ama kurdukları toplumda, tam da bu Özellikleri ve bu hırsı ortadan kaldırmak istediler.

Bolşeviklerden Çin komünistlerine ve Alman Yeşillerine kadar bütün sol hareketlerin, “liderin putlaştırılması” gibi bir sorunu olmasının nedeni de, belki budur. Çünkü eşitlikçi bir toplumun isothymotik İdealleri İle böyle bir toplum yaratmak İçin gerekli megalothymotik insanlar arasında kaçınılmaz bir gerilim oluşur. O nedenle, Lenin ve Troçki gibi, daha yüksek, daha temiz şeyler için çaba harcayan insanlar, daha çok insanların eşit doğmuş olarak kabul edilmediği toplumlarda görülür.

Demokratik toplumlar ise, daha çok bütün yaşam tarzlarının ve bütün değerlerin eşit olduğu fikrini destekler. Yurttaşlarına nasıl yaşamaları gerektiğini ya da nasıl mutlu, iyi veya ünlü olacaklarını betimleyemezler. Bunun yerine hoşgörü erdemini geliştirirler; hoşgörü demokratik toplumlardaki en önemli erdem haline gelir. Ama eğer insanlar, belli bir yaşam tarzının ötekilerden daha yüksek olduğunu kabul edemeyecek bir duruma gelirlerse, o zaman yeniden çıplak yaşamı, yani bedeni, onun gereksinim ve korkularını kabul etmeye başlarlar.

Bütün ruhlar eşit ölçüde iyi ya da yetenekli değildir, ama bütün bedenler acı çekebilir. O nedenle demokratik toplumlarda merhamet büyük bir rol oynar ve bedenin acılardan nasıl korunacağı en öncelikli sorun olur. Demokratik toplumlarda İnsanların bu kadar çok maddi mülk peşinde koşması ve ekonominin bedenin sayısız küçük gereksinimi karşılamaya yönelmesi bir rastlantı değildir.

Nietzsche’ye göre, son insanlar “yaşamın sert olduğu yerleri terk ettiler; çünkü sıcaklığa ihtiyaç var.” Hâlâ çalışılıyor, çünkü çalışma bir eğlence. Ama eğlencenin bitap düşürmemesine de dikkat ediliyor. Artık zengin ya da yoksul olunmuyor: Her ikisi de can sıkıcı. Yönetmek isteyen kaldı mı? Ya itaat etmek isteyen? İkisi de çok sıkıcı. Çobansız bir sürü bu! Herkes aynı şeyi istiyor, herkes, aynı: Farklı birşey hisseden gönüllü olarak tımarhaneye gidiyor.

Gerçekten ahlâki içeriğe sahip sorunları kamuoyunda ciddi bir şekilde ele almak, demokratik toplumlardaki insanlara çok zor geliyor. Ahlâklılık İyi ile kötü, doğru ile yanlış arasında ayrım yapmayı gerektirir; ama bu, demokratik hoşgörü ilkesini zedeliyor. O nedenle son insan, öncelikle kendi kişisel sağlığı ve güvenliğiyle ilgileniyor.

Tekrar hayvana dönüşen insan

İnsanlar amaçlar konusunda görüş birliği içinde olacakları için, mücadele etmek için bir neden kalmayacak. Gereksinimlerini ekonomik etkinlikle karşılayacak yaşamlarını mücadelede riske atmak zorunda kalmayacaklar. Başka bir deyişle, tarihi harekete geçirmiş olan kanlı kavga öncesindeki gibi, gene hayvan olacaklar. Bütün gün güneşin altında uyuklayabilen, karnı tok bir köpek hoşnuttur. Bu durum onu hoşnut kılmaktadır. Başka köpeklerin kendisinden daha başarılı olması ya da dünyanın uzak bir köşesinde köpeklerin baskı altında olması, onu ilgilendirmez. İnsanlık haksızlığın başarılı bir şekilde ortadan kaldırıldığı bir toplum birimine ulaştığında insanların yaşamı bu köpeğin yaşamına benzeyecektir.

Yani insan yaşamı ilginç bir paradoks içeriyor: İnsanın mutlaka haksızlıklara gereksinimi var, çünkü insanın içindeki en yüce şeyleri ancak haksızlığa karşı mücadele uyandırıyor.

Artık Homeros’un İlyadası, Conordo ya da Michelangelo’nun Meryem’leri veya Kamakura’nın dev Buda’sı gibi, bir çağın en yüce uğraşlarını ifade eden büyük sanat yaratıcılığı da mümkün olmayacaktır; çünkü artık sanatçıların portresini yapabileceği yeni çağlar ve insan düşüncesinde yeni eğilimler olmayacaktır.

Nietzsche’nin Zerdüşt’ü son insana ilişkin konuşmasını bitirdiğinde, kalabalıktan bir ses yükselir: “Bu insanı bize ver, ey Zerdüşt, -diye bağırırlar- bizi bu son insan gibi yap!” Son insanın yaşamı fiziksel güvenlik ve maddi bolluk içinde bir yaşamdır, yani Batılı politikacıların seçmenlerine seve seve vaad ettikleri yaşamın aynısıdır.

Nietzsche felsefesi demokrasinin reddidir.

Nietzsche demokrasinin ve onun temelinde yatan rasyonelliğin açık bir karşıtıydı. Güçlüleri güçsüzlere karşı destekleyecek, sosyal eşitsizliği artıracak ve hatta belli bir gaddarlığı teşvik edecek yeni bir ahlâkın doğmasını arzuluyordu. Hakiki Nietzsche yandaşı olmak için bedenimizi ve aklımızı çelikleştirmemiz gerekirdi. Odasını ısıtmak istemediği için Nietzsche’nin parmakları kışın soğuktan mosmor kesilirdi. Akıl hastası olmadan önce de, baş ağrısız geçirdiği on gün bile olmazdı. Felsefesi, konfor ya da barış tarafından yumuşatılmayan bir hayatın yolunu gösterir.

Nietzsche, belli ölçüde bir megalothymia’nın hayatın zorunlu bir önkoşulu olduğunu söylerken tamamen haklıydı.Eğer bir toplumda hiç kimse ötekilerden daha iyi sayılmak istemez ve toplum böyle bir arzuyu onaylamazsa, o zaman orada çok az sanat, edebiyat ve müzik olur, fiilen bir düşünce hayatı olmaz.

Böylesi bir toplumun beceriksiz bir hükümeti olurdu, çünkü kamu hizmetinde çalışmayı tercih eden fazla vasıflı insan çıkmazdı. Ekonomik dinamizm söz konusu olmaz, sanayi ve zanaatlar ivme ve yenilik bulamaz, teknoloji ikinci sınıf olurdu. Ama en önemlisi, böylesi bir toplum, megalothymia’sı daha fazla toplumlar karşısında kendini koruyamazdı. Öteki toplumun yurttaşları ise rahatlık ve güvenliklerini feda etmeye hazır olur ve egemenlik uğruna yaşamlarını tehlikeye atmaktan korkmazlardı.

Nietzsche ve Alman faşizmi

Özel bir insan ırkı yetiştirmeyi deneyen Hintli Çandala tarikatını ve korkunç pençelerini hiç çekinmeden kalabalığa savuran “sarışın yırtıcı canavarlar”! örnek alıyordu. Nietzsche’nin Alman faşizmi üstündeki etkisi ayrıntılı olarak tartışılmıştır. Nasyonal sosyalizmin saçma kuramlarının babası olduğu suçlamalarına karşı O’nu korumak mümkündür, ama düşüncesiyle nasyonal sosyalizm arasında bir bağlantı olduğu da yadsınamaz.. Kendinden sonraki Heidegger gibi Nietzsche de, görececiliğiyle Batı liberal demokrasisinin bütün felsefi dayanaklarını silip süpürdü, yerine bir güç ve kuvvet kuramı geçirdi.

2 yorum

  1. Yazınız gerçekten güzel olmuş; kısa ama öz.

    Nietzsche çağını aşan bir filozoftu; söyledikleri hala önümüze ışık olan bir adam.
    Hakikaten diğerlerinin, çağının ve kendinin üstüne çıkma arzusu olmadan daha iyiye (eğer iyiyeyse) nasıl ulaşılabilirdi? Ya da faşizmler nasıl ayakta kalabilirdi? Kesinlikle ‘Tyhmos’ çok değerli. Dediği gibi de demokrasinin getirdiği aşırı hoşgörülük ahlakî olanın sınırlarını da genişletti. Ya da kültürel bazda kimseye bu yaşam tarzı insanca değil, senin kültürün daha aşağı diyemiyorsun (ki toplumdaki diğer kültürleri rahatsız etmediği sürece olması gerekendir.)
    Birçok sosyolog bu düşünceleri tartışmış. Yani evet, Sennett de söylemiş, Baumann vs. de söylemiş, teoriler üretmişler Nıetzsche’nin bahsettiği son insanı (modern/postmodern insan) tartışmışlar.
    Onun yukarıda aktardığınız neredeyse bütün düşüncelerini bir şekilde derslerde gördüm. Sağlık sosyolojisi dersinde, bedene ve sağlığa aktarılan hassasiyet. Kamusal Alan dersinde demokrasilerin, bu yeni insan yaşamlarının getirdiği toplumsallığı, daha doğrusu toplum olamama tartışmalarını…
    Postmodern dersinde gördüğümüz tartışmalar zaten bunlar etrafında döner.

    Nıetzsche’yi seviyorum ama yine de demokrasiyi savunacağım ben. Demokrasi olmasa üst insan olma yolunda bazı kimselerin hiçbir şansı olmayacaktı, aristokratik bir yaşam tarzı sadece belli bir kesimin üst insan olmasını sağlar, altta kalanların ezilmesine sebep olur. Yani alt sınıfların (avamın) üst insan olabilmesinin imkanı hiç oluşmamıştır ki. Nitekim aç insan düşünemez.
    Aslına bakılırsa Nıet.. otoriteyi kendi elleriyle bir lidere teslim edip köle olan insandan bahsederken onların kendi güçlerini kaybetmesinden bahsediyor bu onun alt sınıfların da savaşması gerektiğini düşündüğünü gösterir. Bireyselci bir adam zaten Nıet…, kolektif bir savaş değil.
    Demokrasi, halkın egemenliği kendileri adına birine devrederken bazı haklar elde etmesidir. Bu haklarla ister bir lidere tapar “son insan” olur ister güçlü Thymos’uyla huhuksal anlamda gelişir ve insanî olan hüküm sürer. Bu ortamda laçkalaşmış bir kültürün oluşmaması mümkün değildir ancak yine de demokrasi bir umuttur. Sanat eserleri, senfoniler, daha ileri huhuk anlayışlarının gerçekleşmesi bu ortamda mümkündür tabii genele yayılan bir şey olduğu için liyakat devredışı kalır ve bir kokulmuşluk baş gösterebilir: Örn; Kahraman Tazeoğlu, Pucca tarzı ediyat vb.

    Demokrasi hususunda Habermasçı düşünüyorum. Sivil toplum gelişsin. Kendi seçtiğimize köle olmayalım ama atistokrat takımının ayağının altında da ezilmeyelim.
    Tek umudumuz demokrasi.

    Yazan: Demos’tan biri. 😅😂

    Doğduğun sınıfın ceremesini çekmek çok zor efendim. Ne güzel aristokrasi sınıfında doğsaydım. Niet..’ye, çok haklı, der geçerdim.

    Neyse..

    Emeğinize sağlık güzel yazmışsınız.
    Gündüz Vassaf’ın kısacık bir yazısı var okumanızı isterim 🙂 :

    http://m.radikal.com.tr/yazarlar/gunduz_vassaf/10_agustos_turkiye-1206097

Bir Cevap Yazın