Si vis pacem para bellum. Latince söylenmiş klasik bilge anlayış. Klasik çünkü her devirde geçerli. Bir ülke barış içinde yaşamak istiyorsa, diğer ülkeler tarafından rahat bırakılmak istiyorsa savaşma kapasitesini yüksek tutmalıdır. Bu sözdeki bilgelik şu alt anlamı saklamasında gizlidir. Barış istiyorsan ticarette, üretim teknolojilerinde, sanat ve şehir mimarisinde ilerleyebildiğin kadar ilerle demiyor. Barış istiyorsan zenginleşebildiğin kadar zenginleş de demiyor. Bu sözü söyleyen bilgelik, tarihsel bağlamı bildiğinden savunma ve savaş teknolojileri geliştirilmeden ortaya çıkacak zenginliğin başka uluslar için gelip beni yağmalayın daveti olduğunu anlatmak istiyor.
Bir devlet üretim ilişkileri ve ticarette ya da sanatta ve bilimde ne kadar ilerlerse ilerlesin savaşa hazır değilse, savaşa hazır milletlerin vicdanlarına kalır. Bir insanın ya da toplumun kendini başka bir insan ya da toplumun vicdanına bırakması genellikle büyük felaketlere yol açmıştır. Şu gerçeğin farkına varmalıdır. Ticarette ve üretim teknolojilerinde ileri gidenlerin doğal olarak savaş teknolojilerine de ilerleyeceği varsayımı yanlıştır. Bir toplum teknikte ilerlerken savaş tekniklerinde aynı oranda ilerlememiş olabilir. Toplumlar gelişirken kendi coğrafya ve şartlarında kendileri için öncelikli olan alanlarda ilerledikleri için bazı tekniklerde zayıf kalıp bazı tekniklerde çok ileri gidebilirler. Savaş teknolojilerinin sivil teknolojileri de ileri götürdüğü daha sonraları ortaya çıkmış bir anlayıştır. Bugün devletler savunma yatırımlarının GSYH’ye oranlarını ciddi seviyelere çekmişlerdir.
Kozhikode ve Lizbon
Bir ülkenin savaş teknolojilerini geliştirmeden ticaret ve üretim tekniklerini geliştirmesinin belki en önemli örneği Lizbon ve Kozhikode arasında yaşananlardır. Portekizliler Ümit Burnu’nu keşfedip Kozhikode’ye geldiklerinde burada çok büyük ibadethane ve meydanların olduğu çok gelişmiş bir ticaret kenti buldular. Kozhikode Kralına getirdikleri hediyeleri sunmak istediklerinde kralın memuru bu hediyeleri, en fakir tüccarların bile bundan daha iyi hediyeler getireceğini söylerek kralın huzuruna çıkarmayı reddetti. Buradaki zenginlik büyük boyuttaydı. Kozhikode her gelen gemiden vergi alarak zenginleşmiş bir liman kentiydi ve Hint okyanusunun ticaret kapısıydı. Portekizlilerin buraya satmak için getirdikleri malların pazarda kıymeti yoktu. Portekizlilelerin malları daha kalitesiz ve pahalıydı. Şöyle bir uçurum vardı. Lizbon’da 300 reis olan kaliteli bir gömlek Kozhikode’de 30 reis ediyordu. Bir çuval baharat Kozhikode’de 2, Lizbon’da 30 cruzoda’ya satılıyordu. ( Metropol, Ben Wilson, sy: 178)
Portekizliler sorunlarını teknikte ileri giderek çözmeyi denemediler. Bari boş dönmeyelim diyerek bazı Kozhikodeli büyük tüccarları fidye için kaçırdılar. Portekizlilerin peşine takılan gemileri Portekizliler batırmakta güçlük çekmediler. Bunun iki sebebi vardı. Avrupa’daki sürekli deniz mücadeleleri Avrupa toplumlarını daha iyi top atan, daha savaşa yatkın gemiler yapmaya zorlamıştı. İkinci sebep ise Kozhikodeye gelen gemilerin ticarete odaklanmasıydı. Bu gemiler hafifti ve ticaret için daha uygun gemilerdi. Portekizliler Kozhikodenin kolay lokma olduğunu anlayınca geri dönüp bütün şehri yok etmeye başladılar. Ticari gemileri kendilerinden sertifika almaya zorladılar ve sertifika almayı reddeden gemileri korsan diyerek batırdılar. Buradaki zenginlik yavaşça Lizbon’a kaydı.
Bu konuyla ilgili belki birazcık karanlık belki de biraz komplo teorisine kayan bir noktaya dikkat çekeceğim. Bir millet başka bir milletin zenginliklerini ele geçirme fırsatı bulduğunda fırsatı tepmiyor gibi görünüyor. Belki etik, iç kamuoyu gibi meseleler nedeniyle bir süre temkinli davransalar bile işler zorlaştığında diğerinin elindekileri almaktan çekinmiyor. Bu anlamda belki bilinçli olarak düşman şehirlerini sadece yağmalamakla kalmayıp yıkmak stratejik açıdan doğru olabilir. Tarihsel perspektifte gücü elinde bulundurduğu için Batının ama sonuç olarak gücü eline geçiren herhangi bir toplumun benzer davranış örüntülerini gerçekleştireceğini söylemek mümkün. ABD için rakip bir şehri yok etmek belki bir parça mantıklıdır. Şehir rantı yüzyılların perspektifinden bakıldığında bile büyük bir meseledir.
Sert Gücün Yoksunluğu
Kültür ve sanatta ileride olduğu halde sert güç unsuruna sahip olmadığında devletlerin başına gelenler tarihin her anı için geçerlidir. İspanyollar Aztec’leri bulduğunda 1519 yılında Tenoktitlan, İspanyollar tarafından bir hayal şehri olarak görülmüştü. Şimdiye kadar mimaride en ileri olan bu şehir okuma yazma konusunda zamanına göre oldukça geri kalmış Aztec medeniyetinin şehriydi. Okuma yazma meselelerini bile tam olarak çözememiş bir toplumun şehir mimarisi açısından bu kadar ileri gidebilmesi, medeniyetlerin gelişmesinin ihtiyaç doğrultusunda olduğunun bir başka örneğidir. Bu şehir nüfus olarak da bir devdi. Paris’in nüfusu 185000’ken Tenoktitlan’ın nüfusu 200000 idi.
Çin, kağıt, matbaa ve barutu bulduğu halde Moğollar tarafından ele geçirilmekten kurtulamadılar. Orta Çağ’ın parlayan yıldızı, o dönemlerde bilim, matematik, tıp ve felsefenin merkezi Beytül Hikme’yi kuran Abbasiler yine Moğollar tarafından kılıçtan geçirilirken kültürel üstünlük bir işe yaramadı. Hatta bazen şartlar öyle bir oluştu ki kültür ve sanat savunmanın önünde bir engel haline geldi. Darbe korkusu ya da ordu korkusu ordunun bilinçli olarak zayıflatılmasına neden oldu. 18.YY’da Avrupa’nın en büyük tahıl üreticisi Lehistan sanat ve kültürde ilerdeydi ve soylular merkezi bir orduya vergi vermek istemiyorlardı. Özgürlüklerin kısıtlanacağı gerekçesiyle güçlü bir ordunun kurulmasını engelliyorlardı. Üstelik komşuları Prusya ve Rusya’ydı. Bugün Lehistan diye bir ülkenin haritalarda görünmemesinin sebebi budur.
Bugün Avrupada neler olup bittiği belki bu açıdan bakıldığında daha anlaşılabilirdir. Güvenliklerini NATO’ya daha doğrusu ABD’ye devreden Batılı devletler artık ipleri yeniden ele almak zorunda oluğunu fark etmektedirler. Sert gücün yoksunluğunun risklerini bilen bu devletler artık yeni formüller üretmeye çalışmaktadırlar. Belki zenginliklerinden taviz vererek, belki yeni ittifaklar kurarak durumu dengelemeye çalışacaklardır. Tarihin demir yasalarından biri olan, “Barış istiyorsan savaşa hazır ol.” yasası her zamanki gibi geçerliliğini korumaktadır. Yeni gezegenlerle temasta bile geçerli olacak mutlak bir yasadır bu. Evren denen karanlık ormanda sesini çıkarıp yerini belli eden gezegenler sırf gelecekte tehdit olmasınlar diye bile yok edilebilirler.


Bir Cevap Yazın