Açık Kültür, Sosyal Bilimler

Artı Değer Kuramı Ve Değerin Kaynağı Problemi

Artı değer kuramı iktisatla derinden ilişkili ve disipilinlerarası bir kavram olduğu için zorlayıcı bir kuram. Artı değer üzerine hem felsefe bölümleri hem de iktisat bölümleri makaleler yayınlamışlar fakat artı değer kavramı hayatın çok içinden bir kavram olduğu için ise çok kolay bir kuram.

Artı değer kuramı Marx’tan önce emek değer olarak Adam Smith ve David Ricardo tarafından kullanılmış bir kavram. Tabii tarihte yeni bir şey yoktur. Aristoteles ve öncesinde bir malın değeri üzerine tartışmalara yer verilmiştir. Artı değer teorisi nedir? Adam Smith ve David Ricardo gibi düşünürlere göre bir malın değeri maliyet fiyatı, malın ortaya çıkması için harcanan zaman ve emek ile ilgilidir. Özellikle malın ortaya çıkması için harcanan emek çok önemlidir.

Marx ise Smith’in emek değer teorisinden yola çıkarak artı değer kuramını ortaya atar. Eğer bir malın değeri insanların emeğinin toplamıysa patron kazandığı parayı başkalarının emeğini sömürerek kazanıyor demektir. Basitçe şöyle demektedir; bir işçi 10 birimlik değer üretirse ve karşılığında 5 birim para alırsa ve ihtiyaçlarını karşılarsa, emeğiyle ürettiği değerin 5 birimini patron alıyor demektir. Patron işçinin ürettiği değeri sömürerek sermaye biriktirir. Öyleyse bir yerde zenginlik oluşması için diğerlerinin emek değerlerinin sömürülmesi gerekir. İşçinin emeğiyle ürettiği değerin kendisine ödenmeyip de patrona kalan kısmına artı değer denir. Artı değer işçinin ürettiği ama ona ödenmeyip patrona kalan değerdir.

Marx’a göre sömürü kapitalizmin kalbidir, kapitalizmi ehlileştirerek sömürüyü ortadan kaldırmak mümkün değildir.

Kapitalist üretimde, ortaya çıkan meta, üzerinde harcanan emek miktarına göre bir değere sahiptir. Ancak üzerinde harcanan emeğin değeri, bu emeği harcayanlara, yani işçilere tam olarak ödenmemektedir. Emekçi, gerçekleştirdiği emeğin sadece bir kısmı karşılığında ödeme alıyor, kalan kısmında ise kapitaliste çalışmış olur. Bu kalan kısma artı emek veya değer karşılığı olarak artı değer denilir.

ANALİTİK MARKSİZMİN SÖMÜRÜ OLGUSUNA YAKLAŞIMININ BİR ELEŞTİRİSİ

Günlük yaşamda sıkça duymuş olabileceğiniz bir söz vardır. “Sen o adama en az 10.000 kazandırmasan o adam sana 6000 vermez.” “Patron herkesin alacağı zamdan %5 kesse…” vs. gibi. İşte o patrona kazandırılan net para artı değerdir. Patron işçilerden elde ettiği artı değer ile lüks tüketim araçları alabilir. Kapitalizmin kalbi işte bu sömürü düzenidir. İşçi ise emeğinin karşılığını alamaz ve emeğine yabancılaşır. Burada şu soru sorulabilir. İyi ama sermaye koymak önemsiz bir iş mi? İşte sermaye de “birikmiş emek” olduğundan o da sömürü sonucu oluşmuştur. Emek sahipleri ile sermaye arasındaki bu mücadele aslolandır. Emek sahipleri üstlerine düşeni yapmazsa sermaye sahiplerine sürekli daha çok artı değer sağlayacaktır.

Buraya kadar olan kısım Marx’ın artı değer teorisinin açıklamasıdır fakat tabii ki işler bu kadar basit değildir. Farklı fikirler söz konusudur.

Değeri belirleyen nedir? Emek mi fayda mı?

Adam Smith değeri belirleyen öğeler arasında emeğe büyük önem vermişlerdir. Uzmanlaşma, geçen süre, verilen emek önemlidir. Fakat herkes bu görüşte değildir. Değer hesaplanılırken az bulunurluk, yatırılan sermaye miktarı gibi etmenler de göz önünde bulundurulur fakat asıl olan emektir. Başka bir ekole göre ise emekten daha önemli olan faydadır. İnsanlar en az çaba ile en çok ihtiyacını karşılamak ister. İşte tüketiciye sağlanan bu fayda malın değerini belirler.

Uzmanlaşma ve işbirliği temelinde sermaye birikiminin ivme kazanması, üretim araçlarına sahip olan kapitalist sınıfı zaman içinde piyasaya ‘bağımlı’ hale getirmiştir. Bir başka ifade ile sermaye biriktirmek için yapılan mücadele, kapitalist sınıfın tekil olarak denetleyemediği, hatta ‘bağımlı’ olduğu rekabetçi bir ‘piyasa’ yaratmıştır. Bu bağlamda ‘emek-değer teorisi’nin çok fazla üzerinde durmadığı ‘piyasa fiyatı’ ve bununla bağlantılı olarak ‘talep’, ‘fayda’ gibi kavramlar ön plana çıkmaya başlamıştır. Artık, ‘fayda’ ile ‘değer’ arasında ilişki kuran yeni bir bakış açısı şekillenmektedir. Bu bakış açısının önemli temsilcilerinden biri olan Jeremy Bentham’a (1748-1832) göre, değerin kaynağı ‘emek’ değil, ‘fayda’dır (aktaran Hunt, 2005: 177). Bentham’ın ‘fayda’ kavramına yaptığı bu vurgu, neo-klasik iktisat geleneğinin felsefi temellerini oluşturmuştur.

‘Emek-Değer’ Teorisinden ‘Fayda-Değer’ Teorisine

Değerin kaynağı emek mi yoksa fayda mı? Bu konudaki iki anlayışı özetlemeye çalıştım. Tabii bu tartışmalar 1800’lü 1900’lü yılların tartışmaları. 21.YY’daki artı değer kuramı tartışmaların felsefi temeli bunlar olsa da içeriği genişlemiştir.

Bir evin değeri nedir? Emek mi yoksa fayda mı değeri belirler?

Bu soru cevaplanması zor bir soru. Günümüze gelelim. Bir ev, bir cep telefonu ya da bir ceketi düşünelim. Ev maliyet olarak da fayda olarak da günümüzdeki en önemli mallardan biri. Belki de en önemlisi.

Ev der demez aklımıza kaç oda olduğu (malzeme maliyeti), kaçıncı kat olduğu (psikolojik maliyet), konumu (arsa maliyeti, cazibe merkezlerine yakınlıktan doğan fayda maliyeti). Evin değeri yine kapalı otopark, çocuk bahçesi, yeşil alan, yürüyüş yolu, sinema salonu, spor salonu vs gibi öğelere göre değişecektir. Spor yapan biri için spor salonu güçlü bir tercih sebebi olacakken, çocuk sahibi bir aile için çocuk parkı öne çıkan bir özellik olacaktır. Bunları toplarsak bir malın değerinin çok büyük oranda sadece arz-talep odaklı olduğunu görürüz.

Ev yapılırken kumu ve tuğlaları işçilerin ya da iş makinelerinin taşımış olması tüketici için önemsizdir müteahhit için ise sadece bir gider kalemidir. Emek, sahibi için önemliyken tüketici ve iş sahibi için çok önemli değil gibi görünmektedir. Bir cep telefonunun tamamen makinelerle ya da insanlar kullanılarak üretilmesi sadece maliyetle ilgili bir tercih meselesidir. Üstelik iki cep telefonu tamamen aynı “emek” verilerek üretilse bile fiyatları ve piyasa tarafından kabullenilmeleri farklı olabilir. Birisi x lira diğeri 2x lira olabilir. Ortadaki markalaşma ve pazarlama başarısı kime mal edilecektir? Emeğin değerini kim belirleyecektir. Bir kişi aynı zaman ve emeği harcadığı halde Braun firmasında tasarım yaparken X lira, Apple firmasında tasarım yaparken 5X lira kazanabilir. Emek ve zamanın fiyatı değişkendir. Piyasa ve arz talepe bağlıdır.

Malın değerini piyasa belirlese de değeri oluşturanlar arasındaki mutabakat sömürüye yol açabilir.

Bir grafikçi, bir yazılımcı, bir pazarlamacı ve bir muhasebeci bir mobil oyun yapıp para kazanmaya başlarlarsa emeğin değerini ölçmek yerine aralarındaki mutabakata uyacaklardır. Kim daha az almalıdır? Örneğin yazılımcının üniversite geçirdiği yıllar ve katıldığı pahalı kurslar onun birikmiş emeği sayılabilir mi? Muhasebeci diğerlerinin kazancının onda birine razı diyelim. Peki razı edilmiş olmak sömürülmemek mi demektir? Bu sorunun cevabı hayır olsa da iktisadın cevap verebileceği bir soru gibi görünmüyor.

Bir yazar birkaç ayda yazdığı 200 sayfalık bir roman ile başka bir yazarın birkaç yılda yazdığı 500 sayfalık romandan çok daha fazla para kazanabilir. 500 sayfalık roman edebiyat eleştirmenlerinden çok daha fazla övgü almış olsa bile olabilir bu. Öyleyse değer, kendi kendini üretenden çok başkalarınca (pazarca) üretilen bir şey. Çok büyük maliyetlerle yapılmış bir avm boş kalabilir. Çok para harcanmış, tasarım ve teknolojisi için aylarca arge yapılmış bir otomobil pazarda başarısız olabilir. Fiyatı ve kalitesi tamamen aynı olan iki çikolatadan biri diğerinin üç katı olabilir.

Bunları değerlendirirken değerin kaynağıyla ilgili sorular artıyor. Kim ne kadar artı değer katıyor sorusu ise ayrı bir tartışma konusu.

21. YY’da değişen kapitalizmin artı değer kavramına etkisi

Artı değer teorisi artık geçerli mi? Bu sorunun farklı cevapları olacaktır. Artı değere yol açan sömürü bitti mi, yoksa zaten bir sömürü yok muydu? Sömürü varsa 21. YY’da ortaya çıkan gelişmler sömürünün artmasını mı yoksa azalmasını mı sağladı? Yapay zeka ve makineleşme tartışmanın neresindedir?

Aşağıdaki sözler Slavoj Zizek’in Tehlikeli Rüyalar Görme Yılı kitabındandır. Zizek’in yorumunu okurken bu mesleklerin ya da mevkilerin sahiplerinin liyakatleri dikkate alınmalıdır. Eğer mevki herkese açıksa ve liyakatı olan (toplumsal uzlaşı ile belirlenen kriterlere sahip olan) göreve başlıyorsa ortada bir sorun var mıdır? Sorun varsa ortaya konulabilecek ciddi bir öneri var mıdır?

Burjuvazinin olmadığı bu yeni ideal kapitalizm türünde, bir süredir işlevsiz hale gelmiş olan eski burjuvazi maaşlı yönetici sınıf olarak yeniden-işlevsel hale gelmiştir – bu yeni burjuvazi, bir maaş almaktadır; üyeleri, çalıştıkları şirketlerin bir kısmına sahip olsa da, mesailerinin karşılığı olarak (“başarılı” yönetimlerinden dolayı hak kazandıkları “primler” olarak) sermayeye ortak olmaktadır. Bu yeni burjuvazi artı değere el koymaya devam ediyor, ama Milner’in “artı-ücret” adını verdiği esrarengiz bir yoldan: Onlara, genel olarak proleterlere uygun görülen “asgari ücret”ten daha fazlası verilir ve statülerini belirleyen şey, sıradan proleterlerle aralarındaki bu farklılık, bu ayrımdır.

Klasik anlamıyla burjuvazi yok olma yoluna girmiştir; kapitalistler, maaşlı çalışanların bir alt kümesi olarak yeniden ortaya çıkıyorlar – işteki yeterlilikleriyle daha fazla kazanmayı hak eden yöneticiler olarak (bu yüksek kazancı meşrulaştıran sözde-bilimsel değerlendirme onun için bu kadar önemli). Bir artı-ücret kazanan çalışanlar kategorisi elbette yöneticilerle sınırlı değil: Her türlü, uzman, idareci, kamu görevlisi, doktor, avukat, gazeteci, entelektüel ve sanatçıyı kapsıyor.

Tehlikeli Rüyalar Görme Yılı / Slavoj ZİZEK

21. YY’da artı değer kuramı üzerine Doç. Dr. Barış Parker’in Youtube’da bulunan konuşmasını izleyebilirsiniz.

Bu yazı, artı değer kuramı ile ilgili okuduklarımı zihin süzgecimden geçirme çabasıdır. Bilimsel makalelerden alıntılar olsa da yazının ne felsefeci ne de ekonomist olan biri tarafından yazıldığı dikkate alınmalıdır.

Bir Cevap Yazın

Theme by Anders Norén