David Hume’un Eğitim Teorisi

Bu yazıda İskoç filozof David Hume’un eğitim üzerine düşüncelerine değinilmiştir. Konu hakkında verdiğim kaynaklar ikna edici olmayaibilir. DergiPark’ta David Hume’un nedensellik anlayışı ile diğer filozofların nedensellik anlayışının karşılaştırıldığı makaleler veya onun ekonomi üzerine düşünceleri var. Hume’un eğitim anlayışı üzerine Türkçe veya İngilizce bir makale göremedim.

Literatür tarama olayına hakim olmadığımdan makaleler varsa da ben bulamamış olabilirim. (Konu ile ilgili bir makale varsa incelemekten memnun olurum.) Belki de David Hume ele aldığı konuları doğrudan eğitimle ilgili olarak söylememiş ya da eğitim anlayışı kaynaklarda, teorilendirilecek kadar ayrıntılı ele alınmamış olabilir. Ben de doğrudan kaynakları (kitapları) kullanmadım.

Kaynaklarım, kaynak göstermeyen bir Youtube videosu ve internette bulduğum İngilizce bir sayfa. İngilizce sayfada kaynaklar gösterilmiş fakat inceleme imkanım yok. Yararlandığım kaynaklardaki bilgilerin birbirini tuttuğunu söylemem içinizi rahatlatabilir. Bilgi yerine gerekliliği tartışılır bu açıklamaları okuduğunuza göre konuya gelelim.

David Hume’a göre insan mantığınız izlediğini söylese de davranışlarının asıl kaynağı duygu ve kanılarıdır. Yani izlenimlerden gelir. Onun nedensellik anlayışı eğitim anlayışını da etkilemiştir. Ateşin üzerine konan suyun kaynayacağını ummamızın nedeni geçmiş izlenimlerimizdir. Öyleyse öğrenme için geçmiş izlenimlerimizi, şimdiki ve gelecekteki konulara taşıyacağımızı varsaymalıyız. Tabii bu bir noktada mantıksızdır. Daha doğrusu geçmiş deneyimden yola çıkarak geleceğin belirlenmesinde kesinlik yoktur. Bu yüzden şüpheci olunmalıdır.

Hume’un bilinen bir örneği vardır bu konuda; şimdiye kadar güneşin yükseldiğini o kadar çok görmüşüzdür ki yarın da güneşin doğacağına eminizdir. Oysa yarın güneşin doğacağına inanmak için (yani geçmiş deneyimlerimize güvenmek için) mantıklı bir sebep yoktur. Güneşin doğacağını düşünmemizin nedeni geçmiş izlenimlerimizdir.

Burada Hume’un, öğrenmemiz için eski bilinenlerle (deneyimlerle) yeniler arasında bağlantı kurma gerekliliğine vurgu yaptığını söyleyebiliriz. Diğer nokta ise bu saf şüpheciliktir. Öğrenmemiz için hazırlanan müfredatta, izlenimlermizin olması sağlanmalı ve diğer nesnelerle karşılaştırma yaptığımızda ya da bağlantı kurduğumuzda bu bağıntının doğasını sorgulamalıyız. Doğru bağlantılar kurabilmek için de şüpheci olmalıyız. (Geçmiş izlenimlerimize şüpheci yaklaşmalıyız.)

Bir okul metafiziğini elimize aldığımızda şu soruyu soralım, “Miktar ya da sayı ile ilgili herhangi bir soyut akıl yürütme içeriyor mu?” Hayır. “Gerçeğe ve varoluşa dair herhangi bir deneysel akıl yürütme içeriyor mu?” Hayır. Öyleyse safsata ve yanılsamadan başka bir şey içermediği için onu ateşe atın.

David Hume Felsefesinin En Sağlam Gözlemi: Duygular ve Mantık

Hayattaki anahtar kavram duygu dan çok mantıktır. Normalde yapmamız gereken mantığımızın sesini dinlemek ve kendimizi bu yönde eğitmektir. Fakat Hume şunu söyledi; “Mantık, tutkunun kölesidir.” Duygularımız bizi analiz ve mantığa kıyasla bir şeylere daha çok teşvik ediyor. Verdiğimiz kararların çok azı gerçeklerin mantık süzgecinden geçirilmesiyle alınıyor. Hayatımızla ilgili en önemli konuları ele alırken bile her şeyden çok duygularımızı temel alıyoruz.

Haberlerde, doktorlar, akademisyenler ve hakimlerle (vd) ilgili son derece mantıksız ve ölümle sonuçlanan olaylar görüyoruz. Vladamir Nabokov da ünlü romanında tutkularının peşinde rezil olan bir profesörü anlatır mesela. Hume’un tespitlerini doğrulayan bazı olaylara zaman zaman tanık oluyoruz.

Mantığın az çok bir yeri olsa da asıl belirleyici faktörler duygusal hayatımızla ilişkili. Hume’un deyişiyle, tutkularımızla. İnsan bir başka hayvan türüdür sadece. İnsanlar sıklıkla mantığa dayalı hüküm vermektense hükümlerimizden yola çıkarak mantık kurduğumuzu düşünüyordu. Bir fikri hoş ya da tehditkar buluyor ve yalnızca bu kanıdan yola çıkarak onun iyi ya da kötü olduğuna karar veriyoruz. Mantık ise sonradan, temeldeki düşünceyi desteklemek üzere işin içine giriyor.

İskender Pala’nın “Od” romanında geçiyordu sanırım. Şöyle bir söz vardı: Birini sevmek için neden mi lazım sanırsın? İnsan önce sever, sonra neden bulur.”

Hume tutkuların eğitilmesi gerektiğine inanıyordu. Bu yüzden mantıktan çok duygulara hitap eden bir eğitim sistemine ihtiyaç vardı. Bu yüzden Hume halk entelektüellerinin rolüne derinden inanıyordu. Sanıyorum burada kastedilen insanların sevgisini kazanmış birinin onlara rehberlik etmeli. Çünkü bu kişiler halkı tanır, şakacıdırlar, onları heyecanlandıracak ve duygulandıracak yöntemleri ve anlatımları bilirler.

Eğer insanları değiştirmek istiyorsanız, onlarla üniversite profesörleri gibi konuşmanız işe yaramaz. Duyguları, sempati, güvence, güzel örnek, teşvik ve sanat ile yönlendirmeniz gerekir. David Hume böyle biriydi. Bir halk entelektüeli idi. (Belki Nasreddin Hoca gibi. Nasreddin Hoca’nın halkın anlamakta zorlanacağı bazı konuları şaka yolu ile onlara anlatmaya çalıştığı yönünde görüşler vardır.)

Sonuç;

Yukarıdaki yazılanlar Hume’un eğitim anlayışı hakkında bazı fikirler vermektedir. Bu fikirlerden, duygusal eğitime ağırlık verilmesi fikrinin doğruluğu günümüzde bilimsel geçerliliği vardır. Akademik zeka kapasitesi açısından daha geride olduğu halde duygusal zekaları yüksek olan çocukların akademik başarıları daha yüksek olan çocuklardan başarılı olabilecekleri bir gerçektir. Bu konuda, Daniel Goleman tarafından yazılan Duygusal Zeka isimli kitap bize şaşıtıcı bilgiler vermektedir.

Yukarıda bağlantılarını verdiğim kaynaklardan konu hakkında ayrıntılı bilgiler edinebilirsiniz. Yazıda videonun sadece doğrudan eğitimle ilgili kısmını alıp bazı eklemeler yaptım. Videonun tamamında anlatılanlar konu ile uzaktan ilgili.

1 yorum

Bir Cevap Yazın