Tolstoy’un Değirmeni ve Buda’nın Ok Yarası

Hayatta asıl önemli olan nedir? Tolstoy Hayat Üzerine Düşünceler kitabında hayatın anlamı üzerine yazdığı yazılara bir değirmenci benzetmesi ile başlar. Tolstoy Buda’dan etkilenmiş biridir ve Tolstoy’un bu örneği Buda’nın ok ile yaralanan bir adamdan bahsettiği örneğine benzer. Tolstoy’un değirmeni ve Buda’nın ok yarası benzer mesajları veren benzetmelerdir.

Tolstoy’un Değirmeni

Değirmen sayesinde hayatını kazanan bir adam vardır. Değirmenci zamanla değirmenin işleyişine ilgi duymaya başlar. Değirmen taşları arasındaki unun,nehirden gelen suyun gücüyle dönen birkaç dişlinin arasından şafta geçmesini sağlayan gücün izini sürer. Kendi kendine şöyle düşünür: Nehir, güç kaynağı olduğuna göre değirmenin en önemli yanı olmalı. Değirmeni anlamaya ilgisini o kadar fazla verir ki mekanizmanın ve değirmenin asıl amacını kısa süre içinde unutur: Satabileceği ve insanların da yiyebileceği güzel un öğütmek. Bu, değirmen mekanizmasının harap olmasına ve iyi un üretememesine yol açar.

Tolstoy, değirmencinin muhakemesinin bir anlamda doğru ve mantıklı olduğunu iddia eder. Nehir olmadan ne güç ne de un olur. Başka bir açıdan ise değirmencinin yanıldığını düşünür. Değirmencinin düşüncesinin yönü yanlıştır çünkü değirmenci öncelikle gücün kaynağını değil değirmenin amacını düşünmeliydi. Tolstoy, hayatın da değirmen gibi olduğunu ve değirmencinin yanılgısının da bilim ve felsefenin yanılsamasına benzediğini iddia eder.

Hayatın amacı iyi yaşamaktır. Bilim ve felsefe değirmencinin şaşkınlığı gibidir. Tolstoy’a göre; “hiçbir düşünce kapladığı yer kadar bile değildir… hayat görüşümüzü oluşturan, bilim dediğimiz şey değildir; bilim olarak görülmesi gereken şeyi belirleyen, bizim hayat görüşümüzdür.” Bu nedenle felsefe ve deneye dayalı bilimler, hayatın anlamını bulmaya yardımcı olmada fena halde kısıtlıdır; sadece düşüncenin var olan yönünü destekleyebilirler.

Buda’nın Ok Yarası

Geleneksel bir Budist öğretisine göre Buda, ebedi hayatın olup olmadığı gibi bir takım soruları yanıtlamayı reddetmiştir. Bir ok yarasıyla ölen bir adamın, kendisini kimin yaraladığını öğrenene kadar tedavi edilmek istememesi aptallık olurdu. Öncelikle, en acil sorunun çözümüni aramalı. En birincil soru ahlaki bir sorudur: Nasıl yaşamalıyız?

Sonuç;

İki benzetmede de öncelikli sorunun “neden” ile değil “nasıl” ile başlaması gerektiği söyleniyor. Yol mecburen yürünecekse yolu yürümeye başladıktan sonra diğer konuları düşünmek gerek. Bir söz vardı: Artık nasıl iyi bir insan olunacağı üzerine tartışmayı bırakın, iyi bir insan olun.” diye. Acta non verba.

Örneklerle ilgili dikkat edilmesi gereken belki şudur: Bilim ve felsefe ikincil olan ise varoluşun amacı ne olmalıdır, kişi nasıl bir hayat yaşamalıdır? Tolstoy doğal olarak bu soruna ahlak ve iman cevabını verecektir. İçimizdeki ahlak yasası takip etmemiz gereken şeydir. Her türlü durumda dayanağımız ahlak olmalıdır.

Bu yaklaşım ne kadar doğrudur tartışmalı. Bilim ya da felsefenin gerçeği anlamada bir engelmiş gibi algılanmasına neden olabilir. İnanç ve bilim arasında bir çatışma olduğu düşüncesi kabul görür kimilerine göre. Bu konunun sentezinin yapılması konuya daha sağlıklı bakmamızı sağlayabilir. İnanç inançtır, bilim ise bilim. Birbirlerinin yerine geçmeleri gerekmez. Biri, diğerinden vazgeçmeyi gerektirmez.

Konuya daha bütüncül bir bakış sanki bu söz. Ahlakı göz ardı ederek yapılan bilim korkutucu yerlere varabilir. Ahlakın kuşattığı bilim ise bizi iyiye ve güzele götürebilir. Binlerce kişiyi öldürebilecek biyolojik bir silah da binlerce kişinin doymasını sağlayacak tohumlar da bilimin ürünü olacaktır. Bilimin bir taraf olmadığı gibi ahlakın alternatifi de olmamalıdır.

Alıntılar Daniel Moulin’in Eğitici Tolstoy kitabından. Hece Yayınları’ndan çıkmış. Türkçe’ye Özlem Akçay tarafınan çevrilmiş. Konu kısaltılmıştır. Kitabı buradan satın alabilirsiniz.

Admin hakkında 325 makale
Öğretmen, sosyal bilimler meraklısı, sadeleştirme uzmanı.

2 yorum

  1. “Ahlakın kuşattığı bilim ise bizi iyiye ve güzele götürebilir” toplumların oluşturduğu ahlak değerleri birbirinden bu kadar farklı iken bu iddamizin geçerliliği ayrı bir tartısma konusu olabilir. Örnegin Müslümanlara yapılan herseyin mübah görüldüğü ve sessizliğin bölünmediği bir ahlak anlayışı oturdu çağimiza sizce insanlara daha iyi yasam sunup dünyayı daha fazla tüketmek mi yoksa gereksiz toplulukların dünyadan silinmesine göz yumup daha yaşanılır hale getirmek mi?

  2. Toplumlar için ortak bir ahlak anlayışı bulmak elbette zor olacaktır fakat kimsenin itiraz etmeyeceği değerlere de sahibiz. Hristiyanlığın da temelini etkileyen, “kendin için istemediğini komşun için de isteme” anlayışı sorunlarımızı büyük ölçüde çözebilir sanırım. Hangi toplulukların gereksiz olduğuna karar vermek ahlaki olarak imkansız. Gücü elinde bulunduran toplumlar diğerlerinin gereksiz olduğunu düşünürse bunun maliyetini düşünmek zorunda kalacaklardır ve devamı silahlanma yarışına yeni cihan harplerine sebep olabilir. Bir seçenek olarak görünmüyor gibi. Üstelik bir sarmala da dönüşebilir. Köpeklerin aç kalınca sürüdeki en zayıf köpeği yemesi gibi. En zayıf köpekleri yediğimizde ve tekrar acıktığımızda ne olacak?

    Çözüm sürdürülebilir kalkınmada gibi görünüyor. Bilime ve teknolojiye yönelerek insanlara daha yi yaşam sunulmalı. Tabii gezegen kaynaklarının tüketilmesi ve bunun gelişme olarak pazarlanması bir başka sorun. Bugün cevabı hala aranan soru bu sanırım. Zizek’ten bir alıntı:

    “Bir ülke nüfusunun büyük kısmı eskisinden kötü koşullarda yaşamalarına rağmen uluslararası finans uzmanları o ülkeye “finansal olarak sağlıklı” raporu verirler – önemli olan gerçeklik değil, Sermaye’nin durumudur.” (Slavoj Zizek)

Bir Cevap Yazın